400 Blows

400 Blows

533
0
PAYLAŞ

400-blows
Cahiers du Cinema yazarlarından oluşan bir kadronun öncülüğünü yaptığı Yeni Dalga’nın ilk etkin filmlerinden biridir, 400 Blows. François Truffaut bu filmi yönettiğinde, henüz 27 yaşındaydı. Buna rağmen film, bir edebi eser tadında ve her karesinde yönetmenin ustalığını belli ediyor. Truffaut ile birlikte Yeni Dalga’nın da çıkışını müjdeleyen, tüm zamanların en iyi çıkış filmlerinden biri olan 400 Blows, aynı zamanda yönetmenin otobiyografi niteliği de taşıyan “Antoine Doinel” dizisinin de ilk filmidir. Bu nedenle Doinel’in küçüklüğünden başlarız, onu tanımaya. Antoine Doinel karakteri Truffaut için otobiyografik bir özellik taşıdığından filmde Doinel karakterini canlandıran Jean-Pierre Leaud’u da kendi çocukluğuna benzediği için seçmiştir.

 

400 Blows, bir sonbahar mevsiminde, yapraksız, çıplak ağaçların her yanı süslediği, Eyfel kulesinin şehre yukarıdan baktığı, karanlık bir Paris gecesiyle açılır. Güzel bir Paris tasvirinden sonra, kadraja Doinel’in okuduğu sınıf girer… Jean Vigo’nun Hal ve Gidiş Sıfır filmindekine benzer bir sınıfta Doinel yaramazlıklarından dolayı öğretmeninden ceza alır. Bu sayede Truffaut’ta izleyicileriyle Doinel’i tanıştırmış olur. Okulu istediği gibi gitmezken, Doinel’in evdeki hayatı da mutsuz ve sıkıntılıdır. Yoğun bir tempoda çalışan, evine yorgun dönen, güzel ve asabi bir annesi vardır. Üvey babası her ne kadar ikisi arasında arabuluculuk etse de, evde annesinden sürekli azar işitir. Evin işlerini yapmakla da yükümlüdür. Küçük yaştaki bu yoğun hayatına karşın, Doinel arasıra okulu asıp nefes almak için arkadaşıyla sinemaya gider. Fakat yalanları ortaya çıkınca, onun için hayat daha da kötüye gider ve evden kaçmaktan başka çaresi kalmaz.
Doinel, Noel’in arifesinde gece sokaklarda dolaşırken, biz de Jean Constantin’in sakin müzikleri ve Truffaut’un kamerası eşliğinde enfes Paris manzaralarını izleriz. Doinel kaçışının ertesinde ise; tekrar ailesinin yanına döner ve mutluymuş gibi görünen bir aile profili çizilir. Bu da işe yaramaz ama, Doinel’in kötü şansı onu takip eder.

 

Truffaut, Marcel Moussy ile birlikte bir edebiyat eseri ustalığında kaleme aldığı eserini, bir edebi metin uyarlaması gibi ciddi bir şekilde perdeye uyarlamaz. Çok ciddileşmeden, sadece bir film izlediğimiz gerçeğini sürekli bizlere hatırlatır. Bu yüzden Doinel ne zaman ciddi bir sorunla karşılaşsa, işler ciddileşmiş gibi görünse, o bir yolunu bulur ve sorunundan çabucak kurtulur. Onun bu kaçış anları, aynı zamanda çocukluğun masumiyeti, asiliği ve yaramazlıklarını da ekrana taşır. Bu öğeler, filme artı bir enerji getirir. Bu enerjiyi ekrana yansıttığı sahnelerde ise; Jean Vigo’yu selamlamayı ihmal etmez.

 

Doinel’in okuldan başlayarak ıslah evinde son bulan yolculuğu süresince sürekli başkaları onun yerine kararlar alarak uygulamaya çalışır. Doinel’in düşündüklerinin hiçbir önemi yoktur, o ailesinin gözetiminde bir nesneden farksızdır. Bu yüzden Doinel sürekli kendisinden yapılması istenilenleri yapmak yerine, kendi bildiğini okur. Okulda hocaları, evde ailesi ve karakolda polisler, onun iyi bir çocuk olmasını ister. Fakat Doinel artık bir suçlu olmuştur. Ne zaman özgürce hareket etmek istese, onun iyiliğini düşünen kişilerce sınırlandırılmış, cezaya mahkum edilmiştir. Sürekli bir baskı ve yönlendirme içinde büyüyen Doinel’de sonunda kendi yolunu kendi bulmuştur, özgürlüğünden ödün vermemeye kararlıdır… Finaldeki özgürlüğe kaçışı da bunun ispatıdır.

 

Truffaut, Andre Bazin’e adadığı bu ilk filmini, kendi deyimiyle “Hollywood B filmlerine saygın bir övgü” olarak tanımlar. Hollywood B filmleri dışında, filmde Jean Vigo, Rossellini ve Andre Gide gibi önemli isimlerinde etkileri vardır. Özellikle senaryo ve filmin gidişatı, Gide’in eserlerini çağrıştırır. Böylece Yeni Dalga akımını da Claude Chabrol’un Handsome Serge filminden sonra, Truffaut’un 400 Blows filmiyle sesini iyice duyurmuştur. Cannes Film Festivali’nde Truffaut’a “En İyi Yönetmen” ödülünü de getiren bu başyapıt, daha sonra Yeni Dalga’da birçok filmde görüp, aşina olacağımız görüntü yönetmeni Henri Decae’nin inanılmaz Paris kareleriyle de ölümsüzleşmiştir. Masum bir çocuğun, ilgisiz bir aile ve baskıcı bir eğitim sistemi tarafından, nasıl bir suçluya dönüştüğü belki de hiç bu kadar etkileyici sinematografiyle anlatılmamıştır.

 

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makale12:08 East of Bucharest
Sonraki makale1984
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK