Europa

Europa

518
0
PAYLAŞ

 

europa

Lars Von Trier’in Element of Crime’la başlayıp, Epidemic ile devam ettiği “Avrupa” üçlemesinin son ayağı Europe. Trier’in serinin diğer filmlerinde çizdiği karanlık ve yağmurlu Avrupa profili, bu filmde de aynen devam ediyor. Avrupa’nın derinliklerine, daha karanlık olan kısımlarına yolcuğumuz sürüyor. Yönetmen, Epidemic’te Avrupa’daki veba salgınını ekrana taşırken, Europa’da ise, 2.Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeki Almanya’da geçen, bir dizi entrikayı beyaz perdeye yansıtıyor.

Avrupa serisinin ilk filmi gibi, bu filmde hipnoz seansına benzer şekilde açılıyor. Bu aynı zamanda Trier’in, o zamanın Almanya’sını izleyicilerin gözünde canlandırmak ve izleyicilerin özdeşleşme kurması adına yapılmış bir hareket. 2.Dünya Savaşı’ndan çıkan Almanya’da geçen hikayede, perdede ilk olarak Leopold Kessler’i görürüz. Kessler’in babası, savaş çıktığında ülkesini terk edip, ABD’ye yerleşmiştir. Kessler’de savaştan sonra, ülkesine, amcasının yanına döner. Almanya’da Zentropa Tren Taşımacılığı Şirketi için, tren kondöktörlüğü yapan amcası, Kessler’e burada iş bulur. İlk iş gününde Kessler, Zentropa’nın sahibi Max Hartmann’ın kızı Katharina’yla tanışır ve aralarında bir yakınlaşma başlar. Hartmann ailesi, küçük bir Almanya profili gibidir. Şirketin kurucusu Max Hartmann, savaş sırasında Nazilere destek vermiştir, fakat savaş bittiğinde bu desteğin çok su yüzüne çıkmasını istemez. Oğlu Lawrence ise, savaşın anlamsız olduğunu düşünür ve Amerika’ya karşı bir sempati duyar. Kızı Katharina ise, eski bir “Werewolf”tur.

Savaşın son dönemlerinde faaliyet gösteren Alman milislerine, “Werewolf” denmektedir. Bu milisler savaş bitmesine rağmen, hala etkinliklerini sürdürmekte ve Amerikalılarla işbirliği içine giren Almanları öldürmektedir. Almanya’nın yeniden savaşacak güce kavuşmasından korkan ve Nazilere destek sağlayan bu milisleri, Amerikalılar meydanlarda asarak halka göz dağı vermeye çalışır.

 

Europe, Trier’in “Avrupa” serisi içinde, klasik anlatıya en yakın duran filmi. Element of Crime ve Epidemic gibi deneysel ve birçok farklı okumaya müsait filmlerinden sonra, Europe izlenmesi ve anlaşılması daha kolay bir yapım olarak göze çarpıyor. Karanlığın, gizemin ve gerilimin etkisini hiç yitirmediği film, biçim olarak da siyah-beyazla renklinin iç içe geçtiği bir yapıya sahip. Bu karışık biçim, yer yer baş döndürücü kamera hareketleri yer yer de projeksiyon perdesinden yararlanılarak hazırlanan sekanslarla birleşince daha da etkili bir görünüme sahip oluyor.

Savaşı kaybetmiş, yıkık durumdaki Almanya’da insanlar da büyük bir sefalet içindedir. Nazi kamplarındaki Yahudiler gibi, şimdi de Almanlar bir deri bir kemik vaziyette, yardıma muhtaç bir haldedir. Aynı zamanda bir de, savaşta öldürdükleri veya ihanet ettikleri insanlardan dolayı, derin bir vicdan azabı yaşamaktadırlar.

Kessler ve Katharina arasındaki ilişki ilerlemiş ve ikili evlenmişlerdir. Fakat ortada dönen karmaşık entrikaların içinde yer alan Katharina’nın durumu belirsizdir. Katharina, hassas ve kırılgan bir kız gibi gözükmesine rağmen, oldukça güçlü bir karakterdir. Gündüzleri farklıdır, geceleri farklı. İki kişiliği varmış gibi hareket eder. Katharina karakteri aslında Trier’in her zaman aklında olan Almanya’nın yansıması gibidir. Hem güzeldir hem de tehlikelidir.

Kessler, bir tarafta Werewolfların faaliyetlerini bildirmesini isteyen Amerikalı Albay Haris, bir tarafta da Werewolflar arasında sıkışıp kalır. Karakterlerin bu sıkışma halleri, dönemin Almanya’sında yaşayan insanların vicdanlarını da yansıtır. Savaş sırasında birçok olay olmuştur, savaş bittiğinde ise, ülkelerinin yıkılması dışında, insanlar yaptıklarını tekrar hatırlayarak, kendilerini bir vicdani sorgulama süreci içine çekerler. Almanya’yı bu kadar soğuk ve karamsar yapanda, insanların bu vicdan azaplarıdır.

Europa’daki kara filme ait entrikalar, üçlemenin diğer filmlerine göre daha içi dolu ve bütünsel olarak ilerliyor. Klasik anlatım kalıplarına uygun olarak giden hikaye örgüsü, filmin sonunda kafalarda soru işaretleri bırakmayacak bir sonla da noktalanıyor. Trier’in esas ustalığı ise, bu hikayeyi, ekonominin çöküşü, işsizlik, savaş travması gibi sorunların altında ezilen insanların profilleriyle birlikte yansıtarak, biçimsel olarak da çeşitli denemelere olanak tanıyan, baş döndürücü sinematografi çalışmasıyla beyazperdeye taşıması oluyor.

Lars Von Trier, Ekspresyonizmden de yararlanarak oluşturduğu karanlık Almanya betimlemesiyle, sürekli ikilem içinde kalan karakterleriyle, film noir janrına hakimiyeti ve denemekten asla vazgeçmeyen cesur ve yaratıcı kişiliğiyle, yine ilgiye değer ve özgün bir film yaratmayı başarıyor.

 

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleA Soap
Sonraki makaleFalscher Bekenner
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK