Paris, Texas

Paris, Texas

707
0
PAYLAŞ

paris,texas

 

Güneşli bir gün… Taş ve kumdan başka bir şey olmayan, alabildiğine geniş çorak bir arazi… Güneş tam tepede… Ve uçan kuşun bile hayretle baktığı, kırmızı şapkası, kirden solmuş takım elbisesi, kirli sakalları ve elindeki su bidonuyla darmadağın olmuş bir insan… Anlamsız ve ürkek bakışlarının altında, nereye gideceğini bilen bir kararlılık saklı. Gideceği yeri; daha doğrusu ayaklarının götürdüğü yeri bulduktan sonraysa bir sendeleyiş anı… İşte Wim Wenders’in sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birini izleyicilerle tanıştırma sekansı. Terkedilmiş bir coğrafya, kaybolmuş ve sanki dünyadan değilmişçesine etrafta dolanan bir yabancı ve uzağındaki insanlar…

 

Travis’in, daha doğrusu Wenders’in hikayesi bir bilinmezliğin ortasında başlıyor ve açılımlarla giderek kendini açık ediyor. Travis’in kendini bulma yolculuğundan, onunla zıt kutuplardaki kardeşinin kurulu düzeninden vazgeçme arzusuna, ortada çift anne-babasıyla bir kimlik bunalımının eşiğindeki Hunter’a ve dahası, acılarını göstermek yerine onları örtermişçesine giydiği kırmızı tüylü kazağıyla yitip gitmiş bir kadına kadar hikayede yok yok. Bütün bunlara bir de Wenders’in kafasındaki, Avrupalı gözüyle süzdüğü ve filmine yedirdiği Amerika portresi ekleniyor. Bu portre bir sos olarak da kullanılmıyor, kimi zaman işlevsel özellikler kazansa da genele baktığımızda bir amaç özelliği de barındırmıyor. L.A’in banliyölerinden, Texas’ın ıssız çöllerinden, yol kenarlarındaki otellerden ve restorantlardan bir Amerika portresi çıkarmak elbette mümkün değil. Dinamik şehir yaşantısından, insan kalabalığından ve alışveriş çılgınlığından uzakta, şehrin görünmeyen kısmını ekrana yansıtan Wenders “düşler ülkesi” kültünü bozarcasına, Travis’in çıplaklığıyla Amerikanın çıplaklığını da bağdaştırıyor. Bir Avrupalı gözüyle Amerika’ya bakarken, Amerika’nın yalnızlığını da Amerikalılardan daha iyi anlıyor. Özellikle gece çekimlerinde tüm imkansızlıklara karşı kadraja giren yeşil neonlar adeta Amerikanın da dışavurumu gibi. Renk paleti çoğunlukla kırmızının egemenliği altında olsa da, yeşiller ve griler de filmin vazgeçilmez renklerinden.

 

Kısa bir açılıştan sonra esas meselemize; yani Travis’in ağır kimlik bunalımına dönelim. Filmin finaline kadar açık vermeyen ağır kimlik bunalımının altında insanın kendi kendiyle yüzleşmesinin verdiği korkunun yattığı çok açık. Nietzsche’nin dediği gibi:”Bir uçurumun içine baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakar.” Travis eşine yaptıklarından sonra kendi kendisiyle yüzleşmek yerine kaçıp gitmeyi tercih etmiş. Koşmuş, kaçmış ve unutmuş. Bu onun kendi kendiyle ve sorunlarıyla başa çıkmasının tek çaresi olmuş. Kendi uçurumuna bakmayı hiçbir zaman göze alamamış. Çünkü baktığında gördüğü şey, görmek istediği şeyden çok uzak. İçgüdüsel olarak gelişen bencilliği sevgisinin önüne geçerken, şiddete yatkın insanoğlunun doğası da kendini gösteriyor. İşte o zaman film kopuyor ve erkeğinde kadınında yüreğinde onarılması imkansız yaralar açıyor. Paris, Texas’ın ikilisinin melankolisi buradan kaynaklanıyor esasen. Yoksa ne Wenders’in ne de onun karakterlerinin özellikle istediği bir şey değil seyirciyi ters köşe yapmak ve melankoliye davet etmek… Bu insan doğasından kaynaklanan ve insan ruhunda açılan yaralardan beslenen bir melankoli hali. Travis bu durumu aşmaya çalışıyor. Konuşacağı zamana hazırlıyor kendisini. Hunter’a babalık yapmaya bile çalışıyor. Fakat nafile ki, konuşmayı bilmediği gibi baba olmayı da bilmiyor. Dergilerden nasıl baba olması gerektiğine dair ipuçları ararken, kardeşinin evindeki Latin hizmetçi koşuyor yardımına ve Amerika gerçeklerini Travis’in yüzüne vuruyor. Ona Scarface’den fırlamış bir baba figürü olması gerektiğini öğütlüyor ve orta diye bir şey olmadığından, ya zengini ya da fakiri seçmesi gerektiğinden dem vuruyor. Aşırılıklar ülkesinde ortada kalmanın kötü bir şey olduğunu bir hizmetçi bile öğrenmişken, Wenders’in iyimserliği ve Avrupa’dan görünen “rüyalar ülkesi Amerika” etiketleri de vitrinlerden çıkarılmaya başlanıyor. Gerçek sadece Wenders ve bizim yüzümüze vurmuyor, Travis de bundan nasibini alıyor. Köprü üzerinde kendi kendine bağıran bir delinin ağzından duyduğumuz hiçbir yere giden yolculuğu başlarken Travis’in, gece yeşil neon ışıkları altında baba-oğlun başladığı yolculukta etrafında Amerikanın görünmeyen yüzüyle ilgili anekdotlar bırakmayı ihmal etmiyor.

“Yolculuğun değerini oluşturan şey, korkudur. Yolculuk, benliğimizde bulunan bir çeşit iç dekoru yıkar. Yolculuk sığınaktan yoksun bırakır bizi. Sevdiklerimizden, dilimizden uzakta kalınca, kendi kendimizin yüzeyindeyizdir tamamıyla.” (Albert Camus)

 

Bu anlamlı sözle devam etmemin nedeni, Travis’in de bir anlamda oğluyla çıktığı yolculuk sonunda yüzleşmekten kaçındığı korkularıyla yüzleşme zorunluluğu hissetmesi. O ana kadar sürekli kaçarak bu yüzleşmeden sakınan Travis, artık geri dönüşü olmayan bir çarkın da içine giriyor. Yolculuk ister istemez onunda iç dekorunu yıkıyor ve kendi çıplaklığıyla yüzleşmesini sağlıyor. Kendi çıplaklığıyla yüzleştiğinde ise, gördüklerinden dolayı artık kendine saygısı kalmıyor. Bir anlamda Travis günümüzde unutulan ve üstüne beton dökülen etik kurallara da bağlı bir karakter. İnsanı insan yapan, hiçbir kağıtta yazılı olmayan ama sezgisel olarak her bireyin kavradığına inanılan o etik değerler çiğnendiğinde, insan her şeyden önce kendi doğasına karşı bir suç işlemiş oluyor. Travis de bu davranışının cezasını kendisini çevresinden izole ederek ödüyor. Hatalarla başlamış bir evliliği ve hamilelik sürecini göz ardı etmiyor ve bunun düzelemeyeceğinin farkına varıyor. Yalanlarla dolu bir evliliği devam ettirmektense, uzaklara kaçmayı ve bu uğurda ailesini dağıtmayı göze alıyor. Bunda kuşkusuz ailevi deneyimleri de etkili oluyor. Babasının annesiyle ilgili sürekli yaptığı şaka ve annesinin bu durum karşısında düştüğü durumun kendisinde açtığı yaralarda göz ardı edilemeyecek cinsten. Travis, babası gibi beraber olduğu kadına görmeden bakmayı seçmiyor.

 

İlginç bir tesadüf müdür, yoksa kaderimiz midir bilinmez, ama insanoğlu neyden kaçarsa ya da neye benzemek istemezse onun gibi olup çıkıyor. Öyle ya, bütün yolculuklar başladığı yerde bitiyor. Travis’te sürekli başlangıcı olduğuna inandığı Paris, Texas’ı arayıp duruyor. Bu arayışta oğlunu ve karısını buluyor, kendini buluyor ama yolculuk bitmiyor, devam ediyor. Aralarda filmlerde kendini görüyor, ama yaşam filmlerdekinin çok ötesinde ve akıp gitmeyi sürdürüyor. Bunu Wenders en güzel Hunter’ın ağzından izleyicilere veriyor. Filmi Travis’le birlikte izleyen Hunter, filmdeki kızın aslında sadece filmdeki kız olduğunu söylüyor. O da farkında artık o güzel günlere dönülemeyeceğinin, filmdeki o mutlu kızın annesi olmadığının… O sadece filmdeki kız işte! Belki de bu sihirli dokunuş Wenders’in melankolik filmini açıklıyor. Filmdeki hiçbir şeyi yeniden yorumlamaya çalışmıyor Wenders. Geçmişi geçmişte bırakıyor. Mutlu anları, hüzünleri, kavgaları ve kırgınlıkları… Hayat devam ediyor, bunlarla başa çıkması gerekenler ise kimi zaman bu yüklerin altında eziliyor. Bu noktada belki de yönetmenin çok etkilendiği bir başka usta olan Yasujiro Ozu’yu da anmamız gerekiyor. Filmdeki hikayeden ve karakterlerden önce, her şeyin özünün yaşamın kendisinden geçtiğine inanan Ozu gibi, Wenders’te bu filmdeki hikayenin çıkış noktasını oluşturan güçlü karakterine karşın yaşamın akışını her şeyin önüne geçiriyor.

 

Travis’in kendi içsel korkuları, sorumluluk almaktan çekinmesi, ailesinin çözülüşüne engel olamayışı ve eşiyle yüz yüze bile konuşmaktan aciz oluşu filmin ana temaları olurken, bunları Amerikan hayatının aşırılığı, insanları yalnız ve bireysel yaşantılara mahkum edişi ve “düşler ülkesi” olma iddiasını çoktan kaybedişi de şiirsel bir uyumla ekrana geliyor. Tıpkı Robert Bresson gibi Wenders’te tüm yokluklara rağmen yakaladığı inanılmaz görsellikle de filme ayrı bir hava katıyor. Yeşil ve kırmızının filmde bu kadar güzel duruşu belki çoğu insanın kafasında bilinçli yapılmış tercihler olarak görülebilir. Dahası peep-show sahnesindeki çekimde, karakterlerin durumlarını yansıtmak amaçlı olduğu hissi verebilir. Ama tüm bunların Wenders’in maddi imkansızlıklarından kaynaklandığını da belirtmekte fayda var. Travis’in neyi yapacağını bilip de nasıl yapacağını bilmemesinin getirdiği o kargaşa ve kızgınlığı dışa vuran kırmızı belki her sahnede bilinçli bir tercih olarak öne çıkmıyor, ama çoğu sahnede de gereğini yerine getiriyor. Lise yıllarımda bu filmle ilgili aklımda kalan güzel bir sözcük vardı: “Bu filmde ölüm yok, intihar yok, kötü bir şey yok ama umut da yok.” gibisinden bir tanıtım cümlesiydi. Gerçekten Wenders’in filminde kötü bir şey olmadığı gibi, modern insanın içine düştüğü iletişim sorunları ve çıkışsızlık da kendini belli ediyor. Bir peep-show odasında, çift taraflı aynalarla kendilerini gizleyerek telefon vasıtasıyla konuşan bir çiftin hayatı ne kadar umut dolu anlatılabilir ki! Ağır havasına ve “beklenmedik” finaline karşın, sinema tarihinde kaç film sayabilirsiniz ki Paris, Texas kadar etkileyici olsun ve insanoğlunun içsel karmaşasını bu derece sade ve doğrudan anlatsın.

 

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Great Ecstasy of Robert Carmichael
Sonraki makaleDu Levande (You, the Living)
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK