Yumurta

Yumurta

641
0
PAYLAŞ

yumurta

Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta’sı biçim ve mananın kusursuz birlikteliğini sunan saf bir sinema deneyimi. Kaplanoğlu’nun kadrajları o kadar duru, simgeselliği o kadar ölçülü ki; film bittiğinde tam anlamıyla bir tatmin olmuşluk hissi hakim oluyor. Filmde her şey tastamam… Ne bir plan gereğinden uzun ne de bir nesne gereğinden fazla öne çıkıyor. Minimalist bir film olmasına karşın, filmin merkezindeki içsel yolculuk da filme ritim kazandıran ve filmin durağanlığını ortadan kaldıran bir rol oynuyor.

Yönetmenin filmin çeşitli yerlerine serpiştirdiği ve anlamını kendi kendine bulan bir dizi bulmacanın ilki, giriş sekansında seyircileri selamlıyor. Kaplanoğlu, Yusuf’un annesini kadrajın ortasında resmederek merkez noktasını imlerken, daha sonra bu kadın figürünü muğlak renkler içinde resmettiği bir sonsuzlukta kaybediyor. Hemen ardından gelen telefon sesi ise, Yusuf’un ölen annesinin habercisi oluyor. Yıllar önce memleketi Tire’den kalkarak İstanbul’a gelen şair Yusuf, ısrarlı bir şekilde geçmişiyle arasındaki bütün bağları koparmak istiyor. Ama ne kadar istese de koparamadığı bir bağ var: Annesi ile arasındaki metafizik bağ, Yusuf ne kadar istese de bir türlü kopmuyor ve Yusuf’un düşleri aracılığıyla bilinçaltındaki yerini her zaman belli ediyor. Bu biliçaltına gömülmüş bağ, Kaplanoğlu’nun kusursuz anlatımıyla yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Görülen rüyalar bize yeni kapılar aralarken, Yusuf’un peşinde dolanan ufak çocuk da onun küçüklüğüyle arasındaki bağlardan biri kuşkusuz. Yumurtayı arayan, ama bulamayan o küçük çocuk filmin sonlarına doğru geçirdiği değişimden sonra reddi bırakarak özüne dönüyor. İşte o zaman yumurta da Yusuf’un eline bırakılıveriyor. Ama Yusuf’un yumurtayı bulana kadar geçirmesi gereken çeşitli içsel aydınlanma evreleri var. Yusuf kendi manasını bulana kadar geçmişinde yaşadıklarını hatırlıyor. Rüyasında gördüğü ve içinden çıkamadığı karanlık kuyu, aslında tam olarak Yusuf’un içsel durumunu bizlere özetler cinsten. Geçmişiyle arasındaki o karanlık kuyudan Yusuf’un bir şekilde çıkması gerekiyor.

Zamanda bir geri dönüş yaşanırken, bu geçmişteki hatıraları yaşamak suretiyle de gerçekleşmiyor. Tersine, Yusuf geçmişte yarım kalmış defterleri kapatıyor. Eski arkadaşlarıyla ayak üstü yapılan sohbetler, ilgisiz tavırlar, sözde sosyalleşme emareleri onun geçmişiyle arasındaki bağları canlandırmak istememesinden kaynaklanıyor. Onu, içinde bulunduğu karanlık kuyuya itenlerden biri olan eski sevgilisi Gül de, kapanan defterlerden biri oluyor. Bu şekilde, Yusuf bir türlü tanımlayamadığı ve kendisini Tire’de tutan o bağın peşine düşüyor. Kendisini Tire’de tuttuğunu düşünebileceği her şeyden uzaklaşıyor. Bu süreç annesinin son isteği olan adağı adayana kadar devam ediyor. Kuşkusuz annesi, oğlunun uzaklaştığı ve inkar ettiği gerçekle yüzleşme sürecini uzatmak için böyle bir istekte bulunuyor. Süre uzadıkça Yusuf’un içindeki köklerde güçlenmeye başlıyor. Rüyasında gördüğü, kendisini koruyan köpek figüründen sonra Yusuf; o zamana kadar biriktirdiği gözyaşlarını artık içinde tutamıyor. Bu coşkunlaşan arınma sahnesi beraberinde de bir kabulü ve mana kavrayışını getiriyor. Kendisine yabancılaşan Yusuf, annesinin sezgisel boyuttaki koruyuculuğu ve önderliği sayesinde dönüşümünü tamamlıyor.

Doğaya dönerek kendini bulma, keşfetme ve dünyanın farkına varma izlekleri Kaplanoğlu’nun şiirsel görselliği ve fazlalıklara yer vermeyen anlatımıyla kusursuz bir sinema deneyimine dönüşürken, yönetmen aynı zamanda insanı da doğayla bütünleştirerek anlatmayı başarıyor. Film, her şeyden önce insanı anlamlandırıyor. Ama bu anlamlandırma aşamasında dilin sınırları içinde kendini kısıtlamıyor. Sinemanın gücünden yararlanarak nesnelere anlamlar yükleyerek onları işlevselleştiriyor. Ölen akrabaların isimleri verilen çiçekler, saksıda duran ve göze hitap eden birer nesneden çok öte bir muhteva barındırıyor. Hepsi ismini aldığı insanın varlığını da içinde taşıyor. Bu sayede kimi zaman konuşulup dertleşilecek kimi zaman da kabuslara neden olacak metafizik bir varlık formuna dönüşüyorlar. Filmde işlev kazanan, anlatıma yardımcı olan ve simgeselliği kusursuzlaştıran nesnelerle birlikte, yönetmen kendi kişisel yaşanmışlıklarıyla da filmindeki Yusuf karakterini çeşitli yerlerde örtüştürüyor. Yusuf karakteri aracılığıyla kendisi de zamanda bir geri dönüş yapıyor. Sinemayı bir psikanaliz aracı olarak kullanıyor. Babasının doğum yeri olan Tire’yi eski gelenekleriyle resmediyor. Yusuf’un reddi ve kabulünün arasında bir de yaşanmış gerçekliği sığdırıyor. İşte Kaplanoğlu’nun ustaca anlatımı burada öne çıkıyor. Katmanlara ayırdığı filmini tek bir katmanmış gibi kusursuz bir anlatımla sunmayı başarıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasında gittikçe daha çok öne çıkan biçem, Kaplanoğlu’nun sinemasında içeriğin önüne geçmeden, tersine bu katmanları birleştirmede önemli bir uzlaştırcı görevi üstleniyor. Alan derinliğinin etkisi pek çok sekansta göze çarparken, çevreden yalıtılan karakterler ve karakterlerin içsel durumlarıyla uyum sağlayan renk paleti de bu görselliği şiirsel olduğu kadar, işlevsel de kılıyor. Görsellik hiçbir zaman bir estetik kaygının hakimiyetine girmiyor. Sinema dilinin geliştirilmesi ve metafizik olanın görünür kılınma çabası süresince, görsellik bir aracı rolü üstleniyor.

Her insanın kendi içinde geçirmesi gereken “kendini anlama ve kavrama” sürecini Yusuf karakteriyle birlikte ekrana yansıtan yönetmen, zaman zaman kendi anılarıyla birlikte yaşadığı geri dönüşlere rağmen, filmini evrensel temasından da uzaklaştırmıyor. İnsanın özünü sade, ama bir o kadar da etkileyici kompozisyonlarla sunarak, sakin ve huzur verici bir içsel yolculuğa açık kapı bırakıyor. Bilmeceler, bilinmezlikler, düşler, kabuslar, yaşanmışlıklar tek bir paydada birleşirken, anne ile aradaki bağ olan yumurta; sevgili ile bir bağa dönüşüyor. Annenin, oğlu için oğlundan habersiz olarak kurduğu dünya, bir yumurtada hayat bulurken Kaplanoğlu’nun empresyonist kamerasıysa bu dünyayı kusursuz bir tabloya dönüştürüyor. Evet, Yumurta sadece son yılların değil, tüm zamanların en iyi Türk filmlerinden biri.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSeven Days Sunday
Sonraki makalePonette
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK