Waltz with Bashir

Waltz with Bashir

549
0
PAYLAŞ

waltz-with-bashir
Herhalde son zamanların en çok hayal kırıklığı yaratan yapımıdır Vals Im Bashir. Hemen hemen herkes İsrailli bir yönetmenin İsrail’i yerden yere vurmasını bekliyordu. Hele ki son Gazze felaketinin dumanı insanların üzerinde tütüyorken Türkiye’de gösterime girmesi (öncesinde FilmEkimi’nde gösterilse de o zamanlar sadece iyi bir animasyon olarak nam salmıştı), özellikle Türk izleyicilerde çok sert bir söylem görme mekanizması geliştirdi. Kendimi ayrı tutmuyorum, hakkında adam akıllı hiçbir bilgim olmadan oturdum başına. İsrail’den çıktığını, harika bir animasyon olduğunu, savaşla ilgili olduğunu biliyordum. Bu bilgilerle kafamda oynattığımda, canavarın midesini yırtarak çığlık atacak vicdanın sesi gibi algılamıştım. Öyle olmadığını görünce hayal kırıklığı yaşadım ama kısmet Beşir’le Vals‘e değilmiş deyip geçtim. Çünkü Beşir’le Vals‘in başka bir görevi var.

Vals Im Bashir üstüne vazife olmayan ama bir şekilde yüklenen misyonlardan sıyrıldığında herkesin kabul ettiği üzere harika bir yapım oluveriyor. Bunun ardında, koyu kaplamalı karakterlerle çizilerek verilmek istenen karikatür – hatta çizgi roman- şekilciliğinin benimsenmiş olmasının yanında Max Richter‘in yılın en iyi performanslarından birine imza atan müzikleri ve Ari Folman‘ın hem genel hem de sahne bazlı muhteşem yönetimi yatıyor. Hiçbiri de sondaki 45 saniyelik footage‘a zemin hazırlamak için kullanılmıyor (kaldı ki o footage bile amaç değil, sadece bir araç vazifesi görmekte).

Animasyonu seçme tercihi belki maddi sıkıntılardan dolayı yapılmış olabilir ama animasyonun da “çiziktirelim de olsun” denerek yapılmadığı belli. Üstelik animasyonun seçilme nedeni animasyonun içinde bile veriliyor, Folman‘ın Amsterdam’daki dostu “çiz ama filme alma” derken. Çünkü savaşta yer almış İsrail gençlerinin, yani günümüz orta yaşlılarının hepsi travma yaşıyor. Görüntülenmek, filme alınmak, yaşadıklarının delilini başkalarıyla paylaşmak istemiyor, kaçıyorlar. Öncelikle hafızalarından, hâliyle kendilerinden kaçıyorlar. Kaçamayanlar kâbuslarından kaçmaya çalışıyor. Kaçamayanlar ülkelerinden kaçıyor, inzivaya çekilerek başka bir ülkede yaşıyor. Folman gibilerse kaçabiliyor. Filmler çekerek kaçıyor. Olan biten tüm sorunlarla film çekerek başa çıkıyor. Kast seçimlerinden gelmiş oyuncuların can verdiği karakterlerle ete kemiğe bürünmüş “rollerle” film çekiyor. Animasyon seçiminin bazı anlatılarda rakipsiz olduğu nokta da burası oluyor: Karikatürize edilmiş bir karakter görür izleyici. O “tip”in canı, kalbi, ahlakı, duyguları yoktur; sadece bir çizeri vardır. O tip hiçbir zaman özümsenemez seyirci tarafından. Tamam, belki ben de dâhil çok sıkı karikatür takipçilerinin yeni maceralarını takip ettikleri, durumuna üzüldükleri, onunla birlikte gülüp eğlendikleri tiplemeler vardır dergilerde, gazetelerde ama sayfayı çevirdiğimizde o tipin yaşamadığını biliriz. Oysaki bir insan tarafından canlandırılan karakteri içselleştirmek mümkündür, zaten bu yüzden “En İyi …” ödülleri verilir artistlere. Senaryonun canlı bir animasyonunu yapar oyuncular. Sinema ile animasyon arasında bir kıyaslama yapmayacağım ama derdiniz, kişilerin, kavramların sorgulandığı bir hikâyenin önüne geçmesine izin vermemek hatta kişileri hiç karıştırmadan olaylara ve etkilerine odaklanmaksa animasyondan daha iyi bir tercih yapılamaz. Parasızlık veya değil, en doğru yol tercih edilmiş Vals Im Bashir‘i anlatmak için. Hangi oyuncunun performansını hatırlamak istersiniz, asıl meselenin savaş-katliam-soykırım-tecavüz-eziyet-işkence-itlaf vs. olduğu bir görselde? Oyuncuya gerek mi var?

Korku verici bir kâbusla giriş yapan animasyonun finali yorumsuz bırakılmış bir gerçeklikle yapılıyor. Zaten animasyon da düşlerden, bölük pörçük hatıralardan gerçekliğe (tarihe) doğru ilerleyen bir yol hikâyesi tadında sürdürülüyor. Ari Folman’ın sis inmiş beyninde tek bir mola noktası bulunuyor: Denizden çıkarkenki o görkemli sinematografik “sahne”. Bir yönetmen olan Folman savaştan tek anımsadığı görüntüyü beyninde keyfince kesip biçmiş, yönetmenin seçimi hâline getirmiş. Denizde çırılçıplak yatan tüysüz oğlanların üzerine yıldızlar vurur, hepsi kapkara ve ılık denizden çıkarken gece sarıya bürünür, kulaklara olağanüstü bir müzik çalınır, oğlanlar denizden çıkar ve güneş onları aydınlatırken giyinirler. Neredeyse bir kutsanma törenine benzeyen bu sahne, Folman’ın animasyonda sıkça tekrar etmesine rağmen asla etkisini yitirmiyor. Animasyonda bahsi geçen fotoğrafçının bakış açısının anlatıldığı sahneler gibi denizden çıkış da Folman’ın savaştan hatırlamayı “seçtiği” bir sekans olarak resmediliyor. Çırılçıplak çocukların üstlerinde elbise bile yokken ellerine tutuşturulmuş silahlarla yavaştan meramını da anlatmaya başlıyor yönetmen. Arkadaşının anlattığı kâbusla savaşı hatırlamadığını fark eden Folman parçaları birleştirmek istiyor. Bir dış etkenle uyandırılan hafıza ise animasyonun amacındaki önemli bir mihenk taşı. Beşir’le Vals’in bize yaptığını, dostu Folman’a yapıyor: Onu “uyandırıyor”. Lakin asıl kilit noktayı psikoloji deneyiyle bize aktarıyor yönetmen. Dostu Ori, insanların çocukluklarına ait on görüntüden dokuzunun gerçek, birinin sahte olduğu deneyi anlatırken Folman’ın arkasındaki cama yapılmış ufak hile, film hatası sınıfına girmiyor. Girizgâhı artık yapmış oluyor Ari Folman: Bu izlediğiniz, bir film değil! Bu, izlediğiniz bir film değil!

Savaşı hatırlamaya başladıktan sonraki benzetmeler de Ari’nin –ve tabii ki İsrailli gençlerin- savaşı nasıl algıladığını bize göstermede önemli bir etken. Denizden gelen ve kucaklayıp götüren bir anne figürü, şehitleri taşıyan helikopterin yükselirken halelere benzeyen ışıkları, Good Morning Vietnam… pardon, Good Morning Lübnan şarkısı, sırtta yarı otomatik tüfekle sörf yapan askerler, daha “yukarıda” oldukları için her şeyi –daha iyi- gördükleri zannedilen komutanlar… Hem askerlerin o savaşları nasıl idrak ettiklerini hem de savaşın nasıl ifa edildiğini savaş karşıtı bir söylemle bize aktarıyor. Bunu yaparken Kırmızı Mercedes kara mizahını, fotoğraflanan hipodrom felaketini, bahçedeki çocuğun elinde tuttuğu roketatar trajedisini, Ari’nin izne geldiğinde yaşadığı yabancılaş(ama)mayı, 2. Dünya Savaşı’ndaki anlık vuslatları, Beyrut’a girip sefahat içindeki yaşamlarını kısa kısa verip baştaki deneyle olan flörtünü devam ettiriyor. Komutanına hayvanlı porno bile izlettirecek kadar işi ileriye götürdüğü de oluyor. Taraflı bir yapım sunmakla onu suçlayanlara cevabını zaten taraflı olarak veriyor. Savaş muhabiri Ron Ben-Yishai’nin Beyrut sokaklarındaki savaşı hatıralarından paylaştığı bölümde balkonlardan “film izlermiş” gibi çatışmayı izleyen insanlar metaforuyla Folman bir kez daha seyirciye sataşıyor. Arkadaşının elinden makineli tüfeği şımarıkça alan Frenkel’i de “çocuk askerler” anlatımına ustalıkla yediriyor. İlk yirmi dakikada hazır etmiş olduğu kurgusuna da sadık kalmaktan geri düşmüyor. Başlangıçtaki deneyi animasyon içinde adım adım kendine –ve elbette bize- uyguluyor:

1- Denizden çıkış sahnesi
2- Rastgele açılan ateş ve şehitlerin toplanması
3- Beyrut’tan önce sahilde sörf yapan, esrar içen İsrail askerleri
4- Bahçedeki roketatarlı çocuk *
5- İzne çıkması ve eski sevgilisini yeniden görüşü
6- Eski villa
7- Beyrut Havaalanı
8- Vals sokağı
9- Fişekleri attığını hatırlaması
10- Nefes almanın can yaktığı final

*(Ari’nin zoraki hatırlarmış hissi verdiği konuşma: “Ben de orada mıydım? Ha, tabii oradaydım.”)

Finalin final gibi yapılması, bir imza gibi atılması animasyonun çizimleriyle, harikulade müziklerle kendinden geçmiş seyirciyi tepeden tırnağa bir silkeliyor. Ancak gerçek görüntülerle gerçeği algılayabilecek insanları yerdiği gibi, animasyonun değerini de yüceltiyor. Ari Folman bize, o zamanın çocukları şimdinin koca adamları olan, o savaşları bilen ama hafızasında uzaklaştırmış, üzerine yenilerini yazıp silmiş insanlığa maziden kalan yüzlerce kare gösteriyor ve soruyor: Şimdi hatırladınız mı?

Melih Tu-men
tumenm@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleRocknRolla
Sonraki makaleSlumdog Millionaire
Bir çevirmen. Çeviri onun için kendini ifade etmenin en uygun yolu. Son dönemde animeye sinemadan daha çok önem (değer) veriyor ve haddizatında Japoncaya merak salmış durumda. Sinemada 80 öncesi (Godard hariç) filmlerini elinin tersiyle itmekten çekinmiyor, saygı duymasına rağmen izlemekten hoşlanmıyor. "Sinema öldü!" fikrine katılmasa da sürekli gençleştirme operasyonları geçirdiğini düşünüyor ve dolayısıyla da izleyeceği filmlere katmanlı bir seçicilik uygulamaktan vazgeç(e)miyor. Her tür kara film ve animasyon onun için bir şansı hak ediyor. Reha Erdem ve Satoshi Kôn ne çekse seyrediyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK