Tatarak

Tatarak

413
0
PAYLAŞ

Tatarak
Krzysztof Kieslowski, Andrzej Wajda ve Krzysztof Zanussi gibi Polonya Sineması’nda önemli yeri olan yönetmenlerin filmlerinde görüntü yönetmenliği yapmış olan Edward Klosinski’ye adanan “Tatarak” gerçek ve kurmaca iki öyküyü ölüm temasıyla birleştiriyor. Jaroslaw Iwaszkiewicz’in kısa hikâyesinden uyarlanan kurmaca kısım kanser nedeniyle çok az bir ömrü kalmış olan ve iki çocuğunu Varşova Ayaklanması’nda kaybeden bir kadının hüzünlü hikâyesini anlatıyor. Filmin gerçek hikâyesiyse Klosinski’nin oyuncu eşi Krystyna Janda’nın eşinin hastalığıyla mücadele etmesini ve sonunda eşinin ölümünü kabullenmesini bizlere monologlar hâlinde aktarıyor.

Ölümlerine çok az bir süre kalmış iki kanser hastasının yaşadığı son zamanları gerçek ve kurmacayla birleştiren Wajda insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini de bizlere özetlemiş oluyor. Yönetmen hikâyelerden ilkinde Janda’nın monologlarına yer vererek geride kalan eşin hikâyesini ekrana taşıyor. Daha sonra da ölümüne yaklaşan ve teselliyi genç bir adamda arayan Marta’nın dokunaklı öyküsü karşımıza çıkıyor. Bu sayede yönetmen ölümün iki taraf için de kabulünün zor olduğunu gösteriyor. Ölüme yaklaşan kadar sevdiğinin ölümünü kabullenmeye çalışan eş için de ölümün kabullenilmesi aynı derecede güç oluyor. Kurmaca olduğunu her dakikasında belli ettiği Marta’nın hikâyesi de en az Janda’nın monologları kadar içimizi acıtırken eğri otunun metaforik anlamı da yönetmenin hikâyesinin ana fikrini bizlere vurguluyor. Hoş kokusuyla insanı büyüleyen ve gelen yaz mevsimiyle ilgili yapılacak olan festivalde etrafı süsleyecek olan eğri otu diğer taraftan da ölümün habercisi oluyor. İki karakter bunu anladığında ise Wajda’nın filminde taşlar yerine oturuyor ve Janda’yla Marta artık tek bir karakter oluyor.

Kurmacayla gerçeğin aslında hiç birbirinden ayrılmadığı “Tatarak” gerçek hayat hikâyelerinden uyarlanan filmlerin aksine bir hikâyeyi gerçek bir hayat hikâyesine uyarlayarak da farklı bir anlatım yapısı geliştiriyor. Wajda başlarda ikisinin sınırlarını kesin çizgilerle belirlese de bir süre sonra iki hikâye de birbirinden beslenerek birbiriyle girift hâle geliyor. İşte o zaman ölüm teması “Tatarak”a egemen olarak kurmacanın sanal dünyasını kesip atıyor ve gerçekliği değiştirerek seyircilerde iz bırakmayı başarıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleBrazil
Sonraki makaleEverlasting Moments
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK