The Dust of Time

The Dust of Time

421
0
PAYLAŞ

The Dust Of Time

Theo Angelopoulos’un 20. yüzyılı kişisel bir değerlendirme çerçevesinde sunduğu üçlemesinin ikinci halkası olan Zamanın Tozu (The Dust of Time, 2008), üçlemenin ilk filmi Ağlayan Çayır (The Weeping Meadow, 2004) gibi doğrusal bir anlatımla ilerlemek yerine; Angelopoulos’un daha önceki filmlerinden de aşina olacağımız üzere yönetmenin alamet-i farikası sayılan sekans çekimleri eşliğinde zamanda sıçramalar yaparak hikayesini anlatıyor. Ağlayan Çayır, 1919 yılından başlayarak, 2. Dünya Savaşı’na kadar olan periyodu Yunanistan’da yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerle koşut bir şekilde aktarıyordu. Zamanın Tozu ise yönetmen A.’nın çektiği film aracılığıyla ilk filmin bittiği yer olan 2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinden başlıyor. Ama yönetmen A.’nın şimdiki zamanda geçen hayatı aracılığıyla da Angelopoulos bir yandan günümüz tarihini de bizlere anlatmayı ihmal etmiyor. Örneğin, yönetmen A.’nın çektiği ve annesiyle babasının hikayesini anlatan filmdeki Eleni ve Spyros’un 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşadığı olaylar anlatılırken; zamanda yapılan sıçramalar aracılığıyla bir yandan da 11 Eylül olayları gibi daha güncel tarihi gelişmeler de dolaylı olarak seyircilere hatırlatılıyor. Bu şekilde geçmiş zaman ve şimdiki zaman aynı filmde birbirleriyle koşut bir şekilde anlatılmış oluyor.

Çektiği film aracılığıyla ailesinin ve kendi geçmişinin izinden giden A.’nın yolculuğunu 20. yüzyılın ikinci yarısının ve 21. yüzyılın başının en önemli siyasi gelişmeleriyle iç içe anlatan Angelopoulos, filmde üç karakterin temsil ettiği geçmişin, ölmek üzere geldiğini de finaliyle seyircilere dokunaklı bir şekilde gösteriyor. Hem ülkelerini hem de yaşadıkları dünyayı değiştirebileceklerine tutkuyla inanan karakterler, küçük Eleni’nin 20. yüzyılın en önemli karakterlerinin resimlerinden oluşan ve adeta bir zaman tünelini andıran odasında birer birer zamanın tozuyla savrulup gidiyor. A.’nın yolculuğu, karakterlerin anıları aracılığıyla 20. yüzyılın kolektif belleğinde çıkılan bir yolculuğa dönüşürken; tarihteki bütün büyük ideallerin ve umutların da birer birer çöktüğüne tanık oluyoruz. Umutları ve idealleri yitip giden ve bir boşluğun içine sürüklenen karakterler, bir yandan da Angelopoulos’un ‘suskunluklar’ üzerine çektiği üçlemenin ana başlıklarını birleştiriyor. Tarihin, sevginin ve Tanrı’nın suskunluğunun bedelini günümüzde yaşayan A. ve onun umutsuzluk içindeki kızı Eleni yükleniyor. Filmlerinin çoğunda karakterlerinin yaşadığı umutsuzluğu ve çağa ayak uyduramamanın getirdiği sıkıntıya ifade eden Angelopoulos, sunduğu karanlık tablolara karşın finalde az da olsa ışık bırakmayı ihmal etmiyor. Kitara’ya Yolculuk (Voyage to Cythera, 1984) filminin finalinde salda denize açılan karı-koca bir dönemin bittiğini ifade ederken, aynı zamanda Alexander’ın da hayatını yeniden yoluna koymasına imkan tanır. Üstelik ikilinin gidişi de, yeni bir yolculuğun habercisidir. Almanya’da olduğuna inandıkları babalarını bulmak için Yunanistan’dan Almanya’ya ulaşmaya çalışan iki küçük kardeşin yolculuklarını anlatan Sisli Manzara’da (Landscape in the Mist, 1988), yol boyunca kardeşlerin başına gelmeyen kalmaz. Ama yine de finalde Angelopoulos, sislerin arasında iki kardeşin tutunacağı bir ağaç bırakır. Bir umut ışığı… Sonsuzluk ve Bir Gün’de (Eternity and a Day, 1998) hastaneye yatması gereken Alexander’ın yolculuğunun sonu açık biter. Akıbeti belli değildir. Zamanın Tozu’nda da Spyros ve küçük Eleni umutla kar altında koştururlar. Stalin ölür, Watergate skandalı patlak verir, Vietnam Savaşı başlar, Berlin Duvarı yıkılır, 11 Eylül olayları gerçekleşir. Kar yağarken her yere, onlar tarihin sayfaları arasında yolculuklarından keyif alarak gezinmeye devam ederler. Geçmiş zamanı ve şimdiki zamanı birleştirerek, günümüze sürüklenmiş geçmiş zamanın izinden giden Angelopoulos, böylece arka planda çağın değişimini de vurgulayarak; sevgiyi ve ölümü, yalanı ve doğruyu, güzelliği ve yok etmeyi, masumiyeti ve kirlenmeyi, umudu ve umudun yitirilişini, gerçeği ve hayali tek bir film içinde birleştirmeyi başarır.

Not: Bu yazının tamamı Altyazı dergisinin 89. sayısında yayımlanmıştır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleİki Dil Bir Bavul
Sonraki makaleJean-Pierre & Luc Dardanne
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK