22 Mei

22 Mei

344
0
PAYLAŞ


Koen Mortier ilk filmi Eski Davulcu’da (Ex-Drummer, 2007), fiziksel kusurları olan bir grup insanın müzik, seks, uyuşturucu ve şiddet içinde geçen yaşamlarını ekrana getirirken; bütün bu hengamenin arka planında ise çürümüş bir toplum profili çıkararak, bir anlamda eğer bir toplum masumiyetini kaybetmişse bundan herkes sorumludur mesajı veriyordu. 22 Mayıs’ta da yönetmen benzer bir mesaj çevresinde hikâyesini anlatıyor. İntihar bombacısının eylemiyle açılan film, daha sonra bu eylemi her karakterin bakış açısına göre film içinde yeniden kurguluyor ve eylemi toplumsal eleştiri için bir malzemeye dönüştürüyor.

Eylem anına kadar hayatın kendi yeknesaklığı içinde akıp gittiği, sıradan bir alışveriş merkezinde insanların günlük rutinlerini sürdürdüğü ifade edilirken, patlayan bombayla birlikte kadrajın sarsılması bir anlamda seyirciye de bundan sonra izleyeceği öykü hakkında bir ipucu veriyor. Yüzeyde insanların günlük hayatlarının “kusursuzluğuna” vurgu yapan görüntüler, patlama anıyla birlikte anlam değiştiriyor. Güvenlik görevlisinin intihar eylemcisini nasıl tanıyamadığı ve bu eylemi nasıl engelleyemediği sorusu üzerinden her karakterin olayı değerlendirme şekli bir toplumun da profilini çıkarmamıza imkân tanıyor. Bu noktada, 22 Mayıs da Eski Davulcu gibi eylemi yapandan çok eyleme zemin hazırlayan toplumsal arka planın izinden giderek, “asıl suçlu kim” sorusunu soruyor ve sorunun cevabını toplumsal olanda arıyor.

Farklı meslek gruplarından ve farklı yaşlardan özenle seçilmiş bir grup insandan kendisine bir mikrokozmos yaratan yönetmen, sorunun kaynağını sorguladığı kısımlarda ise, hem fazlasıyla didaktik kalıyor hem de filmin içeriğiyle biçimi arasındaki dengeyi kaybediyor. Parçalı anlatım bir yerden sonra esas sorunun değerini kaybetmesine, bireysel hikâyelerin toplumsal arka planın önüne geçmesine ve Dostoyevskiyen suç ve ceza ilişkisinin, vicdan muhasebesinin göstermelik kalmasına neden oluyor.

Başlarda Mortier bizlere intihar eylemcisiyle Raskolnikov arasında analoji kurmamızı sağlayacak bir zemin yaratıyor. Fakat Raskolnikov’un ilkelerine karşılık filmdeki karakter bize boşluktan başka bir şey önermiyor. İnsanların gündelik hayatlarının içine sinen ve onları teslim alan vurdumduymazlık topluma karşı yapılan eylemin temel motivasyonlarından biri olsa da, donuk yüzlü intihar eylemcisinin çoğunlukla bir Dostoyevski karakterinden çok Byronvari bir karaktere dönüştüğünü itiraf etmek gerek. Suç ve Ceza’yı okuyanlar hatırlayacaktır, kitabın en kilit yerlerinden birinde Raskolnikov öldürme ediminin nedenlerini Sonya’ya açıklarken; “anneme yardım etmek için öldürmedim, insanlığa hizmet etmek için de öldürmedim; salt kendim için öldürdüm” der. Fakat 22 Mayıs’ın bombacısı bunu söylemeyi bırakalım, bunu düşünmekten de aciz kalıyor. Eyleminin sonuçlarını “romantik” bir bakış açısıyla yorumlayan, ilkeliden çok öfkeli diyebileceğimiz bir karakter profili karşımıza çıkıyor. Bu açıdan yönetmen Mortier her ne kadar çıkış noktası olarak Suç ve Ceza’yı gösterse de, kitap ve film arasındaki ilişkinin “etkilenim”den öteye geçmediğini söylemekte fayda var.


Tabii filmin en büyük eksisi bu değil; bahsi geçen mevzular Raskolnikov karakteriyle intihar bombacısı arasında bir analoji kurulabilir mi acaba sorusundan hareketle benim zihnimi meşgul eden sorular üzerine yaptığım zihinsel egzersizler. Bir yere varmadıkları gibi, filmin değerini de doğrudan etkileyecek şeyler değil. Fakat filmin türler arasında gidip gelen ve bunu bir zenginlikten çok bir gösteriye dönüştüren stilize anlatımı, sık sık filmin içeriğinin önüne geçiyor. 22 Mayıs’ın biçiminin de oldukça değerli olduğunu söylemekle birlikte, bu biçimin çoğu yerde seyirciyi yorduğunu ve ana hikâyeden kopardığını da belirtmeliyim. Naçizane fikrim, filmin en büyük eksisinin içerik ve biçim arasındaki iletişimsizlik olduğu yönünde.

Eski Davulcu’da ensesti, uyuşturucu batağında çocuk yetiştirmeye kalkışan esrarkeşleri, homofobik insanları, hiçbir işe yaramayan politikacıları acımasızca eleştiren, şiddetin nedenini sosyal eşitsizliğe ve ahlâki yozlaşmaya dayandıran Mortier, 22 Mayıs’ta intihar eylemcisinin iletişimsizlik ve yabancılaşma gibi çağımızın sorunlarından muzdarip olmasının yanında, toplumun parçalanmasının ve insanların birbirlerini umursamamasının da şiddet eylemlerinde önemli faktörler olduğunu dile getiriyor. İnsanların bilinçli bir şekilde duyarsız olmayı tercih etmesinin yol açtığı trajedileri bir alışveriş merkezinin bombalanması aracılığıyla ortaya koyuyor. Bomba, mekânı ve insanları birbirinden ayrıştırıp parçalarken, diğer yandan da bir vicdan muhasebesine vesile olarak, eksik olan şeyleri ve yapılan hataları da açığa çıkarıyor. Bu açıdan bakıldığında, Mortier’in terör saldırısının anlamını değiştirdiğini, terörü bir toplumsal patlama olarak ele aldığını ve terör aracılığıyla bastırılan şiddetin yüzeye çıkmasını toplum eleştirisi için bir araç olarak kullandığını söyleyebiliriz. Suç ve Ceza kadar derinlikli bir metin ve sorgulama süreci yaratamasa da (özellikle intihar eylemini gerçekleştiren çocuğun karakteri çok zayıf kalsa da), 22 Mayıs’ın Koen Mortier’in şiddete bakış açısındaki neden-sonuç ilişkisini devam ettirdiğini ve şiddetin kaynağını toplumsal olanda aradığını görmek mümkün.


Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleBlack Death
Sonraki makaleLe Quattro Volte

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK