The Turin Horse

The Turin Horse

550
0
PAYLAŞ


3 Ocak 1889 yılında, Torino’da sokakta yürüyen Alman filozof Friedrich Nietzsche, sokak ortasında yerinden kımıldamayı reddettiği için sahibi tarafından acımasızca kırbaçlanan bir at görür. Bu duruma tepkisiz kalamayan Nietzsche, atın boynuna sarılır ve ağlamaya başlar, sonrasında da kendini kaybederek yere yığılır. Bu olaydan sonra “kargaşa çıkardığı” nedeniyle kısa süreliğine tutuklanır. Bu, aynı zamanda Nietzsche’nin ölümüne kadar devam edecek bir suskunluğun ve deliliğe kadar varacak bir ruh hâlinin de kıvılcımı olur. Macar yönetmen Bela Tarr, “son filmim” dediği Torino Atı’nda, Nietzsche’nin prologu aracılığıyla bizleri 19. yüzyılın sonuna götürüyor ve sahibi tarafından kırbaçlanan ata ne olduğu sorusu üzerinden insanlığın çöküşünü ve dünyanın sonunun geldiğini gösteriyor.

Bu noktada, Bela Tarr’ın filmde Nietzsche’yle ilgilenmeyip, atın ve sürücüsünün başına gelenlerle ilgilenmesi üzerinde durmakta fayda var. Nitekim, at, araba ve sürücü üzerinden filmde simgesel bir okuma yapmak mümkün. Pek çok felsefecinin metinlerinde de yer alan bu denklem, Torino Atı’nda da karşımıza çıkıyor. Atı ruhla, arabayı bedenle ve (sakat) sürücüyü de akılla paralel bir şekilde düşündüğümüzde, önümüzde bambaşka bir resim beliriyor. Aydınlanma felsefesinin insanı ilerletmek yerine tam tersi şekilde zihinsel bir sakatlık doğurduğu 19. yüzyılda, sakatlanmış zihnimizin ve işlevsizleştirilmiş bedenlerimizin insan ruhunda açtığı onulmaz yaraya da gönderme yapıyor Bela Tarr. Filmin metaforlar üzerinden ilerleyen ve tekrarlarla vurgulanan sembolik yapısı, aynı zamanda Nietzsche’nin yaşadığı olaya verdiği tepkiyle ve decadence tanımıyla da paralellik taşıyor. Filmde, altı günlük bir yokoluş hikâyesi anlatan yönetmen, decadence’a bir ağıt yakmaktansa, soğuk ve bunaltıcı bir anlatımla insanlığın çöküşünü olduğu gibi resmediyor.


Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleFilmmor Kadın Filmleri Festivali Filmlerinizi Bekliyor
Sonraki makaleMelancholia
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK