The Idiots

The Idiots

487
0
PAYLAŞ

Not: Bu yazı ilk olarak, yine aynı adla, 27 Nisan 2010 tarihinde yayınlanmıştır. Yazının içeriği, filmi izledikten sonra okunmaya daha müsaittir. Yazı bir film tanıtımı veya yorumu olarak değil, film sonrasında bir değerlendirme ve fikir alıştırması olarak düşünülmüştür.

The Idiots filmi farklı açılardan ele alınabilir. Zaten sanatın doğası da farklı fikirlerin ortaya çıkması, bu fikirlerden “düşünce formları”nın yaratılması ve de farklı düşüncelerin gelişebilmesini mümkün kılmaktadır. Filme ilk bakışta estetik, sinematografik yahut tematik yorumlar getirilebilir. Ancak bana kalırsa filmdeki temel mesele rasyonalite eleştirisidir. Bu açıdan The Idiots’ı, Adorno’nun Aydınlanma eleştirisi ve Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü bağlamında irdelemeye çalışmak iyi bir deneme olacaktır.

Delilik “akıl kârı” değildir!
Adorno’nun Aydınlanma eleştirisine geçmeden “Aydınlanma”nın 17.Yüzyıl Sonrası Avrupası’nda görülen kültürel devrimi ifade eden bir kavram olduğunu hatırlatmakta fayda var. Aydınlanma, insandan (‘bilinmeyen’e karşı duyulan) korkuyu kaldırmak ve onu kendisinin efendisi kılmak amacını taşıyordu. Aydınlanmanın programı dünyayı gizlerinden kurtarmaktı; mitleri parçalayacak, ham hayalleri bilgi vasıtasıyla alaşağı edecekti. Adorno’ya göre ise Aydınlanma’nın “dini yahut akıldışı dogmaların yerine ‘akıl’ı (rasyonalite) koyarak insanı özgürleştireceği” iddiası ‘akıl almaz’ bir biçimde ‘dogma’ halini almış ve Rasyonalite kendi çocuklarını yiyen Uranüs’e dönüşmüştü. Aydınlanma, ‘akıl’ı Adorno’nun deyişiyle “araçsal akıl” olarak görmüş ve akılsallığı (düşünselliği değil!) tek doğru olarak kabul et(tir)mişti. Rönesans’taki “yeni dünyanın merkezi olarak insan” düşüncesi sonunda insanı tanrının değil de aklın güdümüne sokmuştu! Adorno’ya göre bugün (1940’lar ve sonrası – öncesinden başlayarak elbette!) “seri üretimin ve kültürün sayısız acenteleri aracılığıyla ‘norm’ durumuna getirilmiş davranış tarzları bireylere tek, doğal, doğru, uygun, makul (…) davranış tarzı diye dayatılmaktadır (Adorno ve Horkheimer, 1995: s.46).

Peki, tüm bu saydıklarımızın film ile ne alakası var diye düşünebilirsiniz. O yüzden şimdi filmi “rasyonalite eleştirisi” bağlamına oturtabilmek adına güç açıklamalara girişelim! Öncelikle Aydınlanma düşüncesi içerisinde insana ve akıla büyük önem atfedildiğinin altını çizmek gerekiyor. Yani Aydınlanma’ya göre makbul olan şey insanın “birey” olması ve bunu da “akıl” aracılığıyla başarmasıdır. Ancak Adorno’nun belirttiği gibi Aydınlanma kendi ideallerine ihanet etmiştir. Özgürleşmeci ideal olarak akıl savı gittikçe bilimde kullanılan niceliksel değerlere indirgenmiş ve Aydınlanma saf/doğal varoluşu, hayvani/içgüdüsel yahut istem dışı/öngörülemez olanı gerçek bir tehlike olarak görmüş; bu tehlikeyi sürekli olarak “bastırma” yoluna gitmiştir. Bana kalırsa The Idiots’ın meselesi budur! Modern ve rasyonel toplum çıkmazdadır! Akıl bizi kurtarmamış, aksine kendi kendisinin tutsağı etmiştir. Bir sfenks misali toplumumuzun tepesine oturmuş bize sorular sormakta ve bizden cevaplar istemektedir akıl! Ve bu cevapların ölçüsü de yine kendisidir! Ancak “bastırılmışın geri dönüşü”nün vakti gelmiştir artık! Filmin rasyonaliteye yönelttiği ağır eleştiri daha ilk sahnede belli eder kendini. Restoranın birinde, tanımadığınız bir kişinin (hele bu kişi ‘modern’ tıbbın ‘anormal’ olarak gördüğü bir kişiyse, gerçekte öyle olmasa bile!) masanıza gelip merhaba demesine kuşkuyla yaklaşır, hatta bu ‘bilinmeyen’ ile aranıza koyduğunuz mesafe yüzünden ona modern bireyler gibi bir merhaba bile diyemezsiniz. Zira Aydınlanma “aşkın özne”yi yaratayım derken “yabancılaşma”yı yaratmıştır. Şişeden çıkan bu cini yerine geri sokamayacağını anlayan ‘kahraman’dır Aydınlanma! Bu yabancılaşmadır ki, ‘normal’ bireyi ‘anormal’ kişilere havuzda ya da başka bir yerde ‘anormal’ şekilde bakmaya iter. Çünkü modern toplumda birey, ondan beklenen konvansiyonel davranış ve tepki şekillerinin toplamı gibi bir kategoriye indirgenmiştir (O’Connor, 2000).

Heidegger şöyle demektedir: “İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ‘ötekiler’ belirli ötekiler değildir. Her öteki bütün ötekilerin yerine geçebilir (…) Ötekilerin kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsinin toplamıdır. Onların kimliği “kimsesizlik” ya da “herkestir” (Dellaloğlu, 2003). Dolayısıyla filmdeki grubun yaptığı gırgır (spassing) modern ve ‘akıllı’ bireyleri rahatsız eder çünkü diğerleri “akıllı birey”ler gibi davranmamış, toplumsal sözleşmeye “tek taraflı” ihanet etmişlerdir. Mesela Karen’in akıl ölçütleriyle değerlendirildiğinde çocuğunun kaybının ardından gösterdiği “kayıtsız” tavır, kocası Anders’in filmin sonunda takındığı tutumun aksine, kadının bu durum karşısında aklın almadığı bir acı ve boşluk hissine kapıldığının bir göstergesidir. Ancak Toplum Karen’in kocasının ağzında dillenir ve şöyle der: “Cenazeye gelmedin, bu; üzülmediğin anlamına gelir.” Toplum bize nasıl yas tutmamız, nasıl sevinmemiz, nasıl ve nerede sevişmemiz gerektiğini..vs söylemez mi? (Şensöz, 2010). Karen kelimenin Eski Yunan’daki anlamıyla bir “idiot”tur, yani özel/farklı bir insan! Kelimenin edindiği diğer anlamlarla da duygusal ve sinirsel olarak bir takım “anormallikleri” bulunan birisidir. Diğer aptalların aksine, o “-mış gibi yapmamış”, içindeki aptalı doğalca dışarı çıkarabilen tek karakter olarak tam bir “idiot” olmuştur!

Akılsız kişiler çırılçıplak yollarda koşabilir, toplu seks seansları düzenleyebilir ve modern toplumla ‘akıllarınca’ dalga geçebilirler. Bu düpedüz akılsızlık, ahlâksızlıktır! Filmde kimi sahneler (ya da filmin tamamı!) “rahatsız edici” bulunabilir, doğrudur. Çünkü Adorno’nun dediği gibi gerçek/yüksek/avangart sanat çıplak ve rahatsız edicidir; kültür endüstrisinin ticari ürünleri ise pornografik ve iffetli!

Belli ki bu adamların akılsal olan ile bir dertleri vardır. Filmdeki bir diyaloga kulak verelim:

– Stoffer: Hiç kimseyi daha mutlu edemiyorsa, gittikçe daha zengin olan bir toplumun mantığı nedir? Taş Devrinde, evet tüm o aptallar öldü, ancak bugün de böyle olması gerekmiyor. Aptal olmak bir lüks ama her zaman ileriye doğru bir adım demek. Geleceğin insanları aptallardır. Eğer birisi kendi içindeki aptalı ortaya çıkarabilirse…

– Karen: İyi de gerçekten hasta olan insanlar var dünyada. Bu yaptığımız, bizim gibi sağlıklı olmayan insanlar için üzüntü verici. İdiot-muş gibi yapmamızı nasıl haklı çıkarabilirsin ki?

– Stoffer: Doğru, çıkaramazsın!

Ve peki ya sen, ey akıl?
Burada ‘akıl’ı eleştirmedeki önemli bir ayrıma dikkat çekmek gerekiyor. Adorno Aydınlanma’daki “araçsal akıl” ı eleştirirken bunun karşısına “eleştirel akıl”ı, yani yine akılı koyar! Filmde Stoffer’in bir şekilde bir araya getirdiği grubun bir ‘dogma’ olarak alınan akılsallığa eleştirel/düşünümsel bir tepki verdiğini görürüz. Dolayısıyla, yaptıklarının bir anlamda yine “akıllı” bir eylem olduğu ileri sürülebilir. Oysa denklemin diğer tarafında, akılla pek işi olmayan, bu gibi ‘eleştirel’ amaçlardan ziyade kendi içindeki huzur/mutluluk/aptallığı arayan Karen bulunur. Yani bu denklemde akılsal olana karşı duygusal olanı, eleştirel olana karşı saf olanı buluruz. Çözümü akılda arayan Adorno’nun karşısında da “deliliğe övgü” düzen Erasmus’u… Akıl bizi bu noktaya kadar getirmişse, aklımızla inşa ettiğimiz uygarlıkları aklımızla yıkabiliyorsak akıla ne kadar güvenebiliriz? İlginç olan Erasmus’un bu saptamayı Rasyonalite öncesinde yapmasıdır. Başımıza gelecekleri önceden görmüş Nostradamus misali, Erasmus yüzyıllar sonraki “akıl savaşçılarına” karşı Don Kişot gibi tek başına ve de zamansız deliliği savunur. Filmde gördüğümüz eleştiri kendisini bir anlamda Erasmus’un şu sözlerinde açığa vurur: “Davranışlarını akla göre düzenleyenler, delilerden daha deli olduklarından insanlıklarını unutur, Tanrılığa özenirler. Bilim üstüne bilim, sanat üstüne sanat yığarlar. Bütün bunları da doğaya karşı savaşmak için kullanırlar. Ey ulu Tanrılar, kendilerine ‘deli, akılsız, budala, avanak’ gibi güzel adlar verilen kişilerden daha mutlu kişiler var mıdır yeryüzünde?” (Hançerlioğlu, 2007).
Evet… Hayatın amacı mutluluksa eğer aptal olmaktan başka çaremiz yoktur belki de! Son olarak Lars Von Trier’in filmi üzerine söylediklerine kulak verelim: “Düşündüğünüzden çok daha aptalsınız. Bu; aptallar hakkında, aptallar için ve aptallar tarafından yapılan bir film”.

Hepimiz aptalız, aptal olmalıyız! Önemli olan neden böyle olduğumuz? “İyi seyirler”…

**Yazıda “aptal” kelimesi, daha çok “abdal” anlamındaki eski Türkçe sözcükten esinle; “deli, geleneklere uymayan, kimseye kötülüğü dokunmayan, iyi niyetli kimse (…)” gibi anlamlarda kullanılmıştır.

KAYNAKLAR:
ADORNO, Theodor W. ve HORKHEIMER; “Aydınlanmanın Diyalektiği”: Felsefi Fragmanlar, Kabalcı Yayınevi, 1995. Türkçesi: Oğuz Özügül.
DELLALOĞLU, Besim F.; “Bir Giriş – Adorno Yüz Yaşında”, Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayıncılık, Cogito Sayı: 36 / Yaz 2003.
HANÇERLİOĞLU, Orhan; Düşünce Tarihi, “İnsan ve deliliği” maddesi, Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir, Ekim 2007. www.kurtuluscephesi.com
O’CONNOR Brian (ed.); “The Concept of Enlightment” in The Adorno Reader, Blackwell Readers, 2000, Oxford, pp. 155 – 173.
ŞENSÖZ, Iraz; “Vertov, Trier ve Idiots Üzerine”, 6 Ocak 2010; http://www.bakiniz.com/lars-von-trier-the-idiots/

Soner Sezer
sonersezer@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleFilm Eleştirmenleri Ödülleri Dağıtıldı
Sonraki makaleAkademi’den Belgeselcilere Kötü Haber
1985 doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İşletme ve Nantes Üniversitesi MBA mezunu. Şu anda Pazarlama alanında çalışıyor. Üniversite yıllarından beri edebiyat, felsefe, psikanaliz, kültür çalışmaları, sanat/uygarlık tarihi ve sinemayla ilgileniyor. Sinema hakkındaki çeşitli yazıları daha önce Radikal Genç, GSU İletişim Fakültesi Detay Dergisi ve Sinema Defteri adlı internet sitesinde yayınlandı. En çok Modern/Post-modern, Doğu/Batı konuları kafasını kurcalıyor. Yazma olgusunu bir sıfat olarak (“yazar”) değil bir eylem olarak (“yazan”) görüyor. Kendi deyimiyle yazmanın amacını şöyle özetliyor: “düşünceleri yakalamaya çalışmak”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK