Devrim Arabaları

Devrim Arabaları

482
0
PAYLAŞ


Tolga Örnek’in Devrim Arabaları filmi, yaşanmış bir gerçekliğin içyüzünü bize hatırlatması/göstermesi dışında hiçbir orijinalliği olmayan oldukça vasat bir film olarak değerlendirilebilir. Bizi bu kanıya vardıran sebep ise, filmin herhangi bir sıra dışı özelliği olmaması, seyir açısından oldukça monoton olması ve konusu itibariyle de, bir otomobilin yapılış sürecinin seyirciyi heyecanlandıracak öğeler taşımaması sayılabilir. Filmin büyük bölümü bir garajda geçtiği için seyirciyi fazlasıyla sıktığı iddia edilebilir. Fakat bunun böyle olması da kaçınılmazdır. Çünkü amaç zaten otomobilin hangi şartlarda yapıldığını göstermektir. Bunun dışında oyuncuların performansından, senaryodan, filmin yönetiminden söz etmeye gerek yoktur. Nedeni ise saydığımız bu öğelerin vasat ya da vasatın altında olması nedeniyledir. Seyircinin hafızasına yer edecek sinemasal anlamda herhangi bir ayırt edici özellik ya da yaratıcı tarza rastlamak mümkün değildir. Filmi çözümlemede, sinema tekniği ve yönetmenin filmi nasıl şekillendirdiğinden ziyade, filmde anlatılmak istenenin, verilen mesajın ve daha doğrusu “tema”nın daha önemli olduğu göze çarpmaktadır.
Filmin “tema”sı ise, 1960 ihtilalini yapan cuntanın başındaki Cemal Aga’nın (Gürsel),Türklerin yerli malı otomobil yapabileceğine inancı (kamuoyunun, bürokrasinin ve hatta çoğu mühendislerin aksine) ve bu inancı pratiğe yansıtmasıdır. Fakat burada ilginç olan Cemal Aga ve birkaç mühendis dışında hiç kimse yerli otomobilin yapılabileceğine inancı olmadığı gibi, yapılsa bile seri üretime geçilebilmesinin oldukça zor olduğunu düşünmeleridir. Türkiye’nin tarım ülkesi olduğu gerçeğiyle, sanayi gibi yatırım ve teknoloji isteyen bir alanda, yerli kaynaklarla başarılı olunamayacağı, dışa bağımlı kalınacağı ve hatta temel dışsatım maddesi olan tarım ürünlerinin de bu nedenle satılamayacağı iddiası otomobil yapımına karşı çıkan kesimin temel savlarıdır. Özellikle bürokrasinin bu konuya sıcak bakmaması da, bu projenin daha başlangıçtan itibaren ölü bir yatırım ya da teşebbüs olduğu düşüncesini doğurmaktadır. Ayrıca gazetelerde çıkan menfi haberler de aleyhte bir efkârıumumiye oluşmasına sebep olmaktadır.
Fakat otomobil yapmakla görevlendirilen mühendisler bu konuyu bir anlamda Türk mühendisinin rüştünü ispat etme mücadelesi olarak değerlendirecekler ve büyük bir hevesle yerli otomobil üretmek için var güçleriyle çalışacaklardır. Zira bu iş gurur meselesi haline gelmiştir. Otomobil gerçekten yapım aşamasına geldiği ve deneme çalışmaları de iyi gittiği halde bürokrat ve gazeteci işbirliğiyle çalışmalar topluma yanlış aksettirilmiştir. Mühendisler her türlü zorluğa özellikle de bürokratik engellere karşı psikolojik savaş vermişlerdir. Sonuçta otomobiller yapılmıştır. Fakat siyah renkli olanın benzin göstergesinin depodaki yakıtı doğru göstermemesi sorun teşkil etmiştir. Cemal Aga otomobile binmiştir fakat otomobil biraz gittikten sonra durmuştur çünkü benzin yoktur. Ve Cemal Aga Devrim Arabaları hakkındaki meşhur sözünü söyler “Garp kafasıyla otomobil yaptık ama Şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk”. Bu durumu fırsat bilen gazeteciler ise “devrim yolda kaldı” başlığıyla manşet atarlar. Diğer araba ile yola devam edilse bile, siyah arabanın yolda kalması başarıyı gölgelemiştir. Bu durum üzerine bir mühendis “adı devrim olan bir otomobilin sokakta dolaşmasına zaten izin vermezlerdi“ demiştir. Bu sözü de, 1960 ihtilalini savunan tipik bir milliyetçinin siyasete müdahaleyi Devrim sanan yanılgısının itirafı olarak değerlendirmek mümkündür. Filmin konusunu bu şekilde özetlemek mümkündür.
Böyle bir filmin yapılma nedeni olarak, Türkiye’de bir zamanlar Türk mühendislerin tamamen yerli malı olan bir otomobil ürettiklerinin hatırlatılması yanında, 1960 ihtilaline ve ihtilalin başındaki Cemal Gürsel’e ideolojik/sempatik bir göndermede bulunulduğunu iddia edebiliriz. Bu iddiamızı desteklemek için de, Cemal Aga’nın ve mühendislerinin böyle bir girişimle olumlanmasını, buna mukabil bürokrasinin ve halkın ise projeyi desteklememesi nedeniyle olumsuzlanmasını kanıt olarak gösterebiliriz. Otomobil yolda kaldığı zaman bir mühendisin “halk omuz vermedi” şeklindeki değerlendirmesi belirli bir zihniyetin dışavurumu gibidir. Film zihniyet analizine girişmese de, satır araları iyi okunduğu zaman halkın Devrim’e (hem cuntanın zihniyetine hem de yerli malı otomobile) sahip çıkmadığı dolaylı da olsa vurgulanmak istenmiş gibidir. Memleket için özveriyle çalışan, bir şeyler başarmak isteyen insanlar olduğu fakat bu insanların anlaşılamadığı/anlaşılmak istenmediği; küçük aksaklıkların büyük başarıları gölgelediği; bunu böyle görmeye yatkın kamuoyu olduğu vurgulanmak istenen temel mesele gibi durmaktadır. Yerli otomobil bahsi nedeniyle Devletçilik konusu bu eleştiride biraz irdelenmeyi hak etmişse de, filmde derinliğine bir göndermede bulunulmadığı için gerek yoktur.
Devrim Arabaları filmine bütünsel olarak baktığımızda, 1960 ihtilaline ve cuntanın liderine sempatiyle yaklaşan, yerli malı otomobil projesi gibi tekil bir konuda, dolaylı da olsa zihniyet analizine girişen ve o dönemin insanlarının böyle bir projeye nasıl baktıkları temelinde özgüvenden yoksun bir toplum profili çizen, biraz seçkinci ve askerci bir bakış açısı ortaya koyan, üzerinde düşünülecek fazla bir mevzusu olmayan tipik bir övünmeci Türk filmi olduğunu savunabiliriz. Filmden akıllarda kalan sadece, 1961 yılında ilk yerli otomobilin üretildiği fakat çeşitli sebeplerle bu projenin rafa kaldırılmak zorunda kaldığıdır. Sinemasal anlamda da yukarıda belirttiğimiz gibi, üzerinde düşünülebilecek, irdelenebilecek hiçbir orijinal tarafı olmadığı vurgulanabilir.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com
PAYLAŞ
Önceki makaleArkadaş
Sonraki makaleGüz Sancısı
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye'deki izlerini araştırıyor... Lattuada'nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK