François Ozon Röportajı

François Ozon Röportajı

608
0
PAYLAŞ
François_Ozon
Sinemasal türleri eğip bükme, eklemsizleştirme ve birbiriyle kaynaştırmasıyla ünlü François Ozon, yine bir yazar karakter üzerinden çok yönlü ve zekice bir film çıkarıyor: aile melodramı, usta-çırak ve baba-oğul öyküsü, karakter komedisi, orta sınıf kültürü taşlaması ve sanat-gerçeklik sorgusu hep bir arada, aynı evde.
Evde filmi için Juan Mayorga’nın yazdığı İspanyol tiyatro oyunu “The Boy in the Last Row”dan esinlenildi…
Oyunu izlediğimde özellikle öğretmen-öğrenci ilişkisi beni çok çarpmıştı. Hem öğretmeni hem de öğrenciyi desteklemiştik. Her ikisinin de bakış açıları sırayla yansıtılmıştı. Normalde öğreten taraf öğretmendir ama burada her ikisi için de bu durum geçerli. Gerçeklik ve kurmaca arasındaki gidip gelmeler öykülendirme ve hayal gücü üzerinde neşeli bir yansımaya yol açıyor. Bir şekilde kuramsal olan bu sorular oyun içinde gerçekten can buluyorlar. Germain ve Claude arasındaki ilişki yaratıcılık barındıran herhangi bir girişimin (editör ile yazar, yapımcı ile yönetmen, okur ile yazar ya da seyirci ile yönetmen) temelindeki ortak paydayı simgeliyor. Oyunu okuduğum zaman kendi mesleğim olan sinemayla, sinemanın ilham veren ve kaynak sağlayan yönleriyle, yaratmanın ve izlemenin aslında ne olduğuyla ilgili dolaylı yoldan bir şeyler anlatabileceğimi hissettim.

Oyunu perdeye uyarlama aşamasından bahseder misiniz?

Oyunda sürekli diyaloglar var. Net çizgilerle ayrılmış perdeler yok. Mekânlar belirtilmemiş veya farklılaştırılmamış, aynı anda her mekânın içindeyiz: Sınıf, sanat galerisi, ev, park. Bu yüzden, ilk işim bir mekân-zaman yapısı kurmak, hikâyeyi zaman ve mekân açısından düzenlemekti.

Daha sonra, arka plan için İngiltere’ye karar verdim. Üniformalı öğrenciler hemen gözümün önünde belirmişlerdi. Üniforma zorunluluğu Fransa’da artık yok. Germain, öğrencilerini koyun sürüsü gibi görüyor – aynı üniformayı giyen embesiller güruhu – ve en arka sırada oturan çocuk farklı olduğunu gösteriyor. Fakat hikâyeyi İngiliz eğitim sistemi koşullarında canlandırmak daha fazla uyarlama yapmayı ve uzun bir oyuncu seçim sürecini gerektireceği için, Fransa’da sürekli tartışılan üniforma fikrini bir pilot okulda denemeye karar verdim.
Birçok unsuru eledim ve sadeleştirdim. Oyunda, genç Rapha, matematiği kuvvetli olan Claude’un aksine çok başarılı bir felsefe öğrencisi. Çocukların diyalogları benim resmetmek istediğim gerçeklik için fazla sofistike, teatral ve mesafeli. Üstelik, oyun içerisinde yaradılışla ilgili pek çok teori geliştiriliyordu. Yalnızca beni kişisel olarak etkileyen unsurları aldım ve doğrudan hikâye üzerinde çalıştım.
Buradaki esas soru, Claude’un yazılışının nasıl aktarılacağıydı. İlk değişiklik, tamamen Germain’in ağzından okunması ve bu sayede süregiden anlatının varlığı hakkında seyircinin de uyarılmasıydı. Bu yöntemi çabucak ve en başından tesis etmek, öyküyü çok daha hızlı bir şekilde serbest bırakmama olanak sağladı. İkinci değişiklik ise anlatıcı rolündeki Claude tarafından yapılan görselleştirilmiş ve yorumlanmış seslendirmeydi. Film ilerledikçe gitgide daha az seslendirme var. Diyaloglar ve imgeler devreye giriyor. Sinema böyle bir alan.

Claude’un yazarlığı kadar Germain’in yazarlık dersleri de bizi büyülüyor. Öyküleme sürecini harekete geçirmek, bu süreci perdede can bulurken izleme zevkini ne kaçırıyor ne de inandırıcılığını yitirmesine yol açıyor.

Buna rağmen evde yaşananlar son derece sıradan hatta basmakalıp bile denebilir. Bir noktada, filme daha dramatik bir yön vermem, gerilim veya gizeme doğru kaydırmam, daha Hollywoodvari bir hâle sokmam gerekir mi diye düşündüm. Sonra, burada asıl zor olanın olağanlığı büyüleyici kılmak olduğunu fark ettim: Babanın iş hayatındaki sorunları ve Çin takıntısı; oğlanın basketbol sevdası ve Claude’a düşkünlüğü; annenin bıkkınlığı ve iç dekorasyon hayalleri. Asıl amaç, gerilimin artması için bu sıradan şeyleri anlatım ve filme alma aşamasında sıradışı bir hâle sokmaktı. Senaryo, katılım göstermesi için izleyiciyi yüreklendirmek, hayal gücünü aktif bir biçimde uyarmak ve bizleri de hikâyeye dahil etmek için tasarlanmıştı. Eksik yerler var ve film ilerledikçe kurmaca ve gerçeklik arasındaki farkı ayırt etmek daha da zorlaşıyor. Orijinal eserin arka planda silikleşmesini sağlamak, eksiltileri pekiştirmek ve gerçeklik ile kurmaca arasındaki karışıklığı yansıtabilmek için kurgu son derece önemliydi.

Claude’un hikâyesine Germain’i bedenen sokacak kadar ileriye gidiyorsunuz.

Bu, Wild Strawberries’de Bergman’ın büyük bir etki yaratmak için kullandığı ve Woody Allen’ın da sıkça kullandığı teatral bir yönteme referans. Özel efektler kullanmak yerine Germain’in ihlallerinin somut olmasını istedim. Germain’in kurmacaya sızması, aktif bir katılımcı olması gereken bir yer var. Claude Esther’i öptüğünde, ihtiras ona fazla geldiği için Germain kilerden çıkıyor. Germain, karakterlerini sevmesini Claude’a söylüyor ve Claude da bu tavsiyeye uyuyor. Germain’in sözleri sürekli ona ayak bağı oluyorlar.

Finalde, Claude Esther’den kendisiyle birlikte kaçmasını isteyince bunun gerçek mi yoksa Claude’un uydurması mı olduğunu merak ediyoruz.

Özellikle de bir sonraki sahnede Claude’u uyanırken gördüğümüz için bu çok doğru. Bunu düşlemiş olabilir. Esther kendi kendine “Aramızda yaşananlar asla var olmadı,” diyor. Gerçeklik ve hayal gücü kademeli olarak iç içe geçiyorlar zira en nihayetinde benim için ikisi de gerçek. Rapha’nın intiharı bile gerçek çünkü Claude bunun olmasını istiyor. Kurmacaya teslim olmalı ve soru sormaktan vazgeçmeliyiz.

Israrla tekrar eden müzik teslim olmamızı sağlıyor.
Evet. Seyirciyi yakalayacak ritmik bir müzik istedim. Yazılı pasajlar esnasında sıklıkla çalan melodi devamlı bir hisse sahip; Claude’un birazdan ne yazacağını merak ediyorsunuz. Filmin tamamına nüfuz ediyor. Swimming Pool’da olduğu gibi çekimlerden önce senaryoyu Philippe Rombi’ye teslim etmiştim ve o da müziği işin başında önermişti. Bu da bana ilham verdi ve yönetim seçimlerimi belirlememe yardımcı oldu.

Natüralist sayılması zor olsa da filmin güçlü bir toplumsal alt metni var. Claude hayata yenik başlamış bir çocuk.

Oyunda bu kadar net değildi. Babasının engelli olduğunu ve annesinin öldüğünü biliyorduk ama bu detaylar geliştirilmiyor ya da kullanılmıyorlardı. Dolayısıyla Claude için toplumsal bir içerik yaratmam gerekiyordu. Rapha ile aynı sosyal sınıftan gelmediğini en baştan hissediyoruz fakat sadece hikâyenin sonunda mütevazı banliyö evini görüyor ve onun gösterişsiz mazisini teyit ediyoruz. Claude’un kökenlerinin filmin sonlarında keşfedilmesi ve görselleştirilmesi, mükemmel ailede yer edinmek için başlayan ironi yüklü arayışının bu eksiklikten kaynaklanan bir sevgiye adım adım dönüşünü özümsetmek adına son derece önemliydi.


Filmi bir otoportre olarak değerlendirebilir miyiz?

Hayır, ancak Claude’un Germain ile olan ilişkisiyle aramda bir bağ kuruyorum. Öğretmenlerim arasında benim için en değerli olanlar tamamen boyun eğmiş gibi hissetmediğim, hakiki bir değişim yaşadığımı düşündürenlerdi. Bu duyguya tahsil hayatımın sonunda, bir yönetmen olmayı çoktan kafama koyduğum dönemde Joseph Morder, Eric Rohmer ve Jean Douchet gibi profesörler sayesinde ulaştım. Beni eğittiler, yüreklendirdiler ve onlarınkilerle bazen örtüşmemelerine rağmen bazı sezgilerimi onayladılar. Anne ve babam da benim için birer öğretmendi. Çocukluğum boyunca bunu doğrudan yaşadım. Hafta sonları sınav kağıtlarını kontrol etmenin nasıl bir eziyet olduğunu, gözde öğrencileri, müdürlerle yaşanan gerilimleri biliyorum… Konuya gayet hâkimim. Öğretmenlerin yaşadıkları sorunlara nasıl yaklaşılacağını biliyorum: Kavgalar, duygusal çöküntüler, ellerini bağlayan eğitim sisteminin genellikle saçmasapan kısıtlamaları (kırmızı kalemin öğrenciler üstünde yarattığı stres gibi).

Öğretmen-öğrenci ilişkisindeki bir diğer incelik de öğrencinin öğretmene üstün gelmemesi. Claude Germain’in kitabını beğeniyor ve filmin sonunda bankta otururken “denkler”.

Oyunda farklıydı. Rapha’nın evinin karşısındaki bankta Claude’un özel hayatına girdiğini ve karısıyla tanıştığını Germain fark ediyordu. Çocuğu tokatlıyor, haddini aştığını söyleyip ilişkilerini sonlandırıyor, kendisini koruyor ve karısının yanında yer alıyordu. Bu kapanış bana pek doğru gelmedi. Filmde her şeyin kökten sallanması gerektiğini düşündüm. Claude zalimliğiyle işi daha ileriye götürüyor ve Jeanne ile aralarında gerçek bir etkileşim var. Claude ile olan ilişkisi yüzünden Germain’in özel hayatı geri dönülmez şekilde bozuluyor. Pasolini’nin Teorama’sındaki gibi her şey kirleniyor.

Fakat Pasolini’nin karakterinin aksine, Claude soğuk kanlı bir manipülatör değil. Sonunda bizzat dahil oluyor.

Claude aileye sızabileceğine ve içeriden yok edebileceğine inanıyor fakat görüldüğü üzere, ailenin sevgisi daha güçlü çıkıyor ve Claude kendine bir yer açamadan dışlanmış kalıyor. Filmlerimin çoğunda aileyi parçalarım ama burada, ailenin onları bir arada tutan ve yabancıları defeden bir merkezkaç kuvveti var. Buradaki aile kendine yetiyor. Bir yabancıya ayıracak yerleri yok. Bana göre, bu durum hem çok güzel hem de çok korkunç

Claude’un ikilemi hem anlatıcı hem de oyuncu olması. Hikâye içinde kendine bir yer edinmek istiyor ve bunu yaparken de hiç beklenmedik bir şekilde Esther’e âşık oluyor. Hikâye yavaş yavaş ondan koparılıyor, kontrolünü kaybediyor. Hayal dünyası ile gerçeklik kafasını karıştırıyor, aynı anda iki kişiye dönüşüp bir karakter olup çıkıyor. Kurmacayı dahil ederek, o da kanatlarını çırpmaya başlıyor. Filmin sonunda Claude “Öğretmenim her şeyini kaybetti” dese de bir bakıma o da kaybediyor.

Yalnızlık ve dışlanma hissi filme sinmiş durumda.

Claude yazdıklarında yalnızlığı ve dışlanmayı deneyimliyor ama Germain ona bir rahatlama hissi ve destek veriyor. Son sahnede ikisini bir araya getirmek bu yüzden önemliydi. Bir bakıma mutlu bir son oldu. Kurmaca yaratmak için birbirine ihtiyaç duyan bu iki kimsesiz ruhun arasındaki bağ ile bitirmek istedim. Son sahneyi önceden kafamda canlandırmıştım: İkisi de banka oturacak ve pencerelere sanki birer film perdesiymiş gibi bakacaklardı. Kumsaldaki bir yabancının peşinden koşan Under the Sand’in başkarakterinde olduğu gibi, Germain de Claude da kurmacayı gerçekliğe tercih ediyorlar. Yaşadıklarını hissettiren şey bu.

Fabrice Luchini kumsaldaki o final sahnesinde oldukça etkileyiciydi. Geride kalmış zaman onun suratında beliriyordu.

Evet, bir şeylere teslim olmuştu. Kendini koyuvermişti, karakterin çatlakları gün yüzüne çıkmıştı. Gözlükleri yok, gözlerinin altındaki torbaları, yorgunluğunu, yaşlanmışlığını görüyoruz. İş onların fiziklerine, imajlarına geldiğinde aktörlerin gösterdiği tipik kendini beğenmişliğin Fabrice’de olmaması onun en harika özelliği. Gülünç duruma düşmekten hiç korkmuyor. “Potiche”ten sonra yine birlikte çalışmak istedik ve o, Germain için biçilmiş kaftandı. Kendini role tamamen verdi, hiçbir sınır koymadı. Karakteri o kadar çok sevmiş ve o kadar iyi betimlemişti ki, kendi başına bazı satırlar ekledi – yazarlık hakkında Claude’a öğüt vermemesi için onu bir türlü ikna edemedim! Çalışmayı, prova yapmayı kontrolünü kaybedecek kadar çok seviyor. Kendini bu kadar adamış, rolü çok iyi benimsemiş bir aktörle çalışmak her yönetmenin hayalidir. Filmin onun için ne kadar değerli olduğunu, edebiyata duyduğu sevgiyi ifade etme şansı verdiğini anlayabiliyorum. Potiche’teki karakteri tam zıt bir tipti, gerçek bir hödüktü ama bu filmde kendi olma ya da en azından kendine yakın biri olma şansını yakaladı. Belki de bilinçaltında, bu arabulucu rol bir aktör olarak onun tabiatına, bu mesleği ve özellikle de tiyatroyu seçme nedenlerine, harika edebiyat eserlerine aracılık etme şevkine uygun düştü.

Ernst Umhauer’i nasıl seçtiniz?

Claude filmde 16 yaşında. Rolü üstlenecek oyuncunun yaşını belli etmemesi gerektiğini düşündüm ve yaşça daha büyük oyunculara yöneldim. Ernst’i casting sırasında fark ettim ve birlikte birkaç deneme çekimi yaptık. Karaktere benzediğini hissettim: Küçük bir kasabadan geliyordu, Parisli aktörlerden biri değildi. Yakışıklı ama rahatsızlık veren, tedirgin eden gizemli bir güzelliği var. Çekimler sırasında 21 yaşındaydı ama bir delikanlıyı andırıyordu, ki bu da mükemmel oldu. Son derece fotojenik biri ve çok güzel bir sesi var, ki bu da çok önemliydi zira filmin her anında Claude’un sesi duyuluyor.

Germain ile Claude gerçek bir çift. Fabrice, filmin amacına hizmet etmesi için Ernst’in inandırıcı olması gerektiğini biliyordu. Ona karşı son derece cömert ve sabırlıydı. Germain Claude’u tanırken Fabrice de Ernst’i tanıyabilsin diye elimizden geldiği kadar kronolojik sırada çekmeye çalıştık.

Peki Emmanuelle Seigner?

Oyuncuları seçerken eşleştirme yapmıştım; yalnızca Germain ve Claude için değil, iki kadın karakteri de eşleştirmiştim. Birbirlerini tamamlamalarını istemiştim: Biri sarışın, diğeri esmer; biri entelektüel, diğeri duygusal; biri erkeksi, diğeri kadınsı…


Claude ve Esther arasındaki aşkı geliştirmeye başlar başlamaz aklıma Emmanuelle geldi. Birkaç yıl önce birlikte bir projeye başlamıştık ama maalesef gerçekleştirememiştik. Emmanuelle’in sevdiğim yanı kendi mantığında değerlendirmeyip karakterin doğrudan içine girmesi.

Emmanuelle Seigner harika bir performans ortaya koyuyor ama genelde oynadığı rollerin zıttı bir karakterde.

Çoğunlukla cinsel açıdan agresif kadınları oynar, oysa “Evde”de anaç, tatlı ve duyarlı bir karakterde. Onun naif, ironiden ve ahlaksızlıktan uzak olmasını istedik. Uyuşuk, arzuları olan ama kendini akıntıya bırakmış bir karakteri var. Claude’un deyimiyle “orta sınıf kadını” görünüşünü yaratmak için kostümleri, saçını ve makyajını sıradanlaştırdık. Fakat film ilerledikçe, Emmanuelle’in güzelliği Claude’un gözünden ve ona duyduğu aşktan hareketle yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Ya Kristin Scott Thomas?

Bir süredir birbirimizi yokluyorduk. Bence bu rolden çok büyük keyif aldı. Gayet Anglosakson bir aktris. Fransızcayı aksansız konuşabiliyor ama devam etmesi için ona cesaret verdim. Fransızca konuşurken yaptığı ufak hataları çok sevdim. Onunla da Charlotte Rampling de çalışmak bana aynı keyfi verdi. Elbette, çoğunlukla benzer tonlamayla konuşuyorlar. Fabrice ile yarattıkları çift de çok iyiydi. Entelektüel bağları inandırıcı, kimyaları tutuyor, sevgilerini ifade etme biçimleri çok doğal; Woody Allen ve Diane Keaton’ı hatırlatıyorlar. Çekimler sırasında tanışıp birlikte oynamaktan hemen zevk almaya başlamaları çok hoşuma gitti. Fabrice gibi, Kristin’in de sağlam bir tiyatro geçmişi var. Birbirlerini anladılar.

Peki Denis Ménochet?

Onu Tarantino’nun “INGLORIOUS BASTERDS” filminde izlemiştim. Başka aktörler denedim ama Emmanuelle’i seçer seçmez eşini düşünmeye başladım. Bir sahnede Denis ile Emmanuelle’i birlikte oynattım ve Fabrice ile Kristin gibi hemen uyum sağladılar. Denis tam bir metot oyuncusu. Basketbol ve Çin kültürüyle çok içli dışlıydı ve sete geldiğinde fazlasıyla araştırma yapmıştı. Bildiklerinin birazını unutması için onu teşvik ettim. Baba Rapha olmak tabiatında vardı. Rol için mükemmel derece güçlü ve duygusal bir tavrı bulunuyordu.

Bastien Ughetto?

Küçük Rapha karakteri için şişman ve tuhaf bir çocuk düşünmüştüm, evde aşırı korunan ve okulda acımasızca dalga geçilen bir çocuk. Fakat karikatürize edip kolaya kaçmadan bunu yapmak çok zor. Bastien’in vesikalığı elime geçmişti, yüzü hem güzel hem de tuhaftı. Onunla tanıştım ve onu çok sevdim. Oyununu izlemeye gittim ve hemen Ernst ile deneme çekimine girmesi için hazırlıklar yaptım. Aralarında güçlü bir kimya oluştu ve Bastien son derece iyi bir iş çıkardı. Açık sözlü, naif biriydi ve kendine has bir dayanıklılığı vardı. O da Ernst gibi 21 yaşındaydı.

Çağdaş sanatı Jeanne aracılığıyla karikatürize ediyorsunuz.

Hayır, yalnızca insanların çağdaş sanatla ilgili kullandıkları klişelerle oynuyorum. Jeanne’ın sergilediği sanatın avangart doğası, Germain’in savunduğu aşırı sağçı klasisizme karşı saldırı olarak öne çıkıyor. Germain edebiyatı diğer tüm sanat biçemlerinin üstüne koyuyor ve hakkında hiçbir şey bilmediği çağdaş sanatı küçümsüyor. Germain, küçük dairelerinde oturan insanların bulunduğu binaya bakarken filmi bitirmenin komik olacağını düşünmüştüm. Her anlamda tipik bir çağdaş sanat enstalasyonunu andırıyordu!

Oyunun ismini (The Boy in the Last Row) kullanmayı neden tercih etmediniz?

Bence bu isim hikâyenin tek bir yönüne çok fazla odaklanıyordu; “arka sıradaki öğrenci” kavramı göze çarpan, genellikle zeki ama sosyal hayata uyum gösteremeyen birini simgeler. Bu alanı genişletmek istedim çünkü bana göre karakterlerin hepsi önemli ve diğer filmlerimde olduğu gibi ev de hikâyenin tam merkezinde. “Evde” ismi doğal olarak uygundu.

Çeviri: Melih Tu-men
 
PAYLAŞ
Önceki makaleİLEF Söyleşilerinin Konuğu Pelin Esmer
Sonraki makaleDocumentarist 6. İstanbul Belgesel Günleri Başlıyor

Bir çevirmen. Çeviri onun için kendini ifade etmenin en uygun yolu. Son dönemde animeye sinemadan daha çok önem (değer) veriyor ve haddizatında Japoncaya merak salmış durumda. Sinemada 80 öncesi (Godard hariç) filmlerini elinin tersiyle itmekten çekinmiyor, saygı duymasına rağmen izlemekten hoşlanmıyor. “Sinema öldü!” fikrine katılmasa da sürekli gençleştirme operasyonları geçirdiğini düşünüyor ve dolayısıyla da izleyeceği filmlere katmanlı bir seçicilik uygulamaktan vazgeç(e)miyor. Her tür kara film ve animasyon onun için bir şansı hak ediyor. Reha Erdem ve Satoshi Kôn ne çekse seyrediyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK