İki Dil Bir Bavul

İki Dil Bir Bavul

756
0
PAYLAŞ
İki Dil Bir Bavul
Belki başka ülkelerde de bu böyledir ama Türk Sineması’nın, tematik, nitelikli ya da sanat sineması türündeki eserleri görmezden gelinmese bile kamuoyunda yeterli ilgiye mazhar olmaz. Genellikle popüler konuları içeren, büyük bütçeli, bilinen profesyonel oyuncuların rol aldığı filmler medyada daha çok ilgi görür. Bunun böyle olması belki de anlaşılır bir durum. Fakat türünün önemli örneklerinin, geniş yankı uyandıran (en azından sinema çevresinde) ve hatta yurt dışında da ödüle layık görünen filmlerin en azından ülke gündemine getirilmesi ve tartışılması lazım gelir. Fakat bahsettiğimiz bu durum bile ticari bir konu olduğu için neden bu tür filmlerin konuşulmadığı daha iyi anlaşılabilir. İki Dil Bir Bavul da bahsedilen türde bir film. Düşük bütçeli, tanınmamış bir yönetmenin çektiği, amatör bir oyuncunun oynadığı mütevazı, buna mukabil sınırları da aşan bir üne sahip film.
İki Dil Bir Bavul’u, Türk Sineması’nda pek sık rastlanmayan bir sinema tekniği olan “belgesel sinema” kategorisine giren sıra dışı bir film olarak tanımlayabiliriz. Belgesel sinema tanımıyla kastedilen ise “gerçeğin yaratıcı bir şekilde yorumu”dur. Gerçek ve yaratıcılık, belgesel sinema için aslına bağlı kalınması gereken “tema”nın özgün niteliğini ve bu “tema”dan çıkarsanan farklı ve yeni bir şey ortaya koyup koymadığını ifade eder. Bunların yanında etik ve estetik kavramları da belgesel sinema için bağlı kalınması gereken ilkelerdendir. Etik, gerçeğe ne kadar doğru yaklaşılacağını, estetik ise gerçeğin ne kadar etkili olacak şekilde işleneceğini belirtir. Bu çerçevede, İki Dil Bir Bavul’un belgesel sinemanın temel ilkelerinden etik kavramına tamamen bağlı kaldığı söylenebilir. Çocuklara anadilleri dışında bir dili öğretme süreci, hiçbir yanıltıcı unsura, dezenformasyona yer vermeden, gerçeklik korunarak direkt olarak anlatılıyor. Estetik açıdan ise, filmin etkileyiciliği, çarpıcılığı ve doğallığı bu kavramın içinin doldurulmasını sağlayan öğeler. Filmin tam olarak bir eğitim yılını kapsaması, dört mevsimin de filmde görülmesi, gerçeğe uygun olarak çocukların gelişiminin ağır ağır aktarılması ve öğretmenin çabasının net olarak gözlemlenmesi ayırt edici özellikler. Herhangi bir belgesel sinema filmi analiz edilirken yaklaşım tarzını oluşturan kavramsal çerçeve bu şekilde ortaya konabilir. Bununla beraber sinema filmi analizinin mutlaka bir kavramsal çerçeveye dayanması gerekmez. Fakat belgesel sinema özel bir tür olduğu için biz böyle bir yöntemi tercih edeceğiz.
Filmin konusuna biraz değinelim. Fakülteden yeni mezun olmuş Denizlili genç bir öğretmen Urfa’nın bir köyüne atanır. Lojmana yerleşir, okulu açar. Öğrencileri tek tek evlerinden toplar ve derslere başlar. Okul birleştirilmiş sınıflıdır bu arada. Genç öğretmen derslere başlar ve çok önemli bir sorunla karşılaşır. Okulun birinci sınıf öğrencileri ya hiç Türkçe bilmemekte ya da çok az bilmektedirler. Bu durum karşısında öğretmen yapılabilecek en önemli şeyin çocuklara Türkçe öğretmek olduğunu kavrar. Öğretmen bu süreçte oldukça zor anlar yaşar. Zaman zaman sinirlenir, depresif hallere bürünür. Bir tür çaresizlik öğretmenin tavırlarından, mimiklerinden ve ayrıca annesiyle yaptığı telefon görüşmelerinden anlaşılır. Fakat sabırla bu süreci devam ettirir ve sonunda görece başarılı olur. Filmin konusu kısaca böyle özetlenebilir. Filmin detaylarına inilerek yöreyle, insanlarıyla ilgili bazı tespitlerde bulunulabilir. Fakat buna gerek yok. Konu oldukça basit ve çarpıcı.
İki Dil Bir Bavul, Türkiye’de “cari” olan anadil sorunu olgusuyla yüzleşmeye çalışıyor. Türkiye’de yaşayan insanların bir kısmının anadilinin Türkçe olmadığı gerçeğinden hareketle, o bölgede yaşayan insanların çocuklarına anadili dışında bir dili öğretme sürecine kamera tutuyor. Filme belgesel sinema nitelemesinin yapılmasının sebebi ise belirli bir gerçekliğe odaklanması, yakından bakması ve filmin çekiliş sürecinin tamamen doğal ortamda, gerçek kişilerle yapılması, olağanlığın korunması. Gerçek, anadili Türkçe olmayan önemli bir toplum kesiminin varlığı, yaratıcı yorum ise, Türkçe bilmeyen çocuklara bu dili öğretme sürecinin belgesel tarzda çekilerek ve bu sürece müdahalede bulunulmayarak ulaşılan objektif sonuç. Tabii burada objektif sonuç nedir diye sormak mümkün. Çocuklara hiç bilmedikleri bir dili öğretmek için, önce öğretmenin o dili öğrenmesi, ondan sonra çocuklarla anlaşabilmesi ve nihayetinde okuma yazmayı öğretebilmesi yeterince objektif bir sonuç. Öğretme sürecinin meşakkati, bölgedeki halkın eğitime karşı ilgisizliği, öğretmenlerin yalnızlığı ve yer yer çaresizliği, bölgedeki maddi yoksunluğun aynen aktarılması filmin gerçekçi niteliğini ve bunun yanında ayırt edici özelliğini oluşturuyor. Filmde kuru bir yoksulluk ve çaresizlik edebiyatı yapılmıyor bilakis gerçek sadece gözlemlenerek anlaşılmaya çalışılıyor. Filmi yapanların aynı zamanda bölgeyi ve insanları anlama çabası içinde oldukları herhangi bir propagandif öğeye veya önyargılı düşünceye yer vermedikleri görülüyor.
İki Dil Bir Bavul, bir yandan da Türkiye’de öğretmenin yaşadığı sorunları, çalışma koşullarını gündeme getiriyor. Asgari yaşam koşullarından bile yoksun olarak eğitim, öğretim yapmaya çalışan ve bu uğurda çok çeşitli zorluklarla karşılaşan öğretmenlerin özellikle anadili Türkçe olmayan bölgelerdeki çalışma koşulları daha da zor. İki Dil Bir Bavul bu zorlukları çok net olarak ortaya koymaya çalışıyor. Özellikle Batı’dan gelen ve bölgenin yaşam koşullarına, insanına tamamen yabancı olan öğretmenlerin yaşadıkları çok çarpıcı bir biçimde anlatılıyor. Zorluğun iki veçhesi, hem öğretmen açısından hem de öğrenci açısından, iki cepheden de anlatılmaya çalışılıyor. Filmin asıl “tema” sı anadil sorunu olsa da, dolaylı olarak Güneydoğu’da çalışan öğretmenlerin sorunları, yaşadıkları zorluklar da gündeme getiriliyor.
Hassaten, İki Dil Bir Bavul’u “toplumsal gerçekçi belgesel film” olarak tanımlamak yanlış olmaz. Çünkü belirli bir bölgenin gerçeğini, ülkenin diğer kesimlerine anlatma, gösterme duyarlılık oluşturma çabası görülüyor. Herhangi bir doğa belgeselinde, örneğin, Afrika’nın nesli tükenmek üzere olan aslanları anlatılırken, nasıl duyarlılık ve bilinç oluşturulmak isteniyorsa (sadece seyir zevki değil), ”toplumsal gerçekçi belgesel film”de de aynı kaygıların hatta daha “insani” kaygıların ön plana çıkarıldığı ve belirli bir bölgenin tarihsel-toplumsal gerçekliğinin anlatılmaya ve gösterilmeye çalışıldığı söylenebilir. Filmin tamamen belgesel tarzda bir sinema denemesi olması hasebiyle benzersiz olduğu iddia edilebilir. Kurmaca olmadan, dolaysız direkt olarak sahaya inerek, belirli bir gerçekliğe kamera tutmak, amatör oyuncu kullanmak ve doğallığı her şeye karşın korumak aynı zamanda “yeni gerçekçi” sinema akımını da andırıyor. Bu anlamda filmin üzerinde dikkatle durulmalı.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com
 
PAYLAŞ
Önceki makaleHayal Perdesi’nin 34. Sayısı Yayında
Sonraki makaleSonbahar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye'deki izlerini araştırıyor... Lattuada'nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK