Araf

Araf

521
0
PAYLAŞ
 
Yeşim Ustaoğlu’nun Araf (2012) filmi, iki temel özelliği nedeniyle üzerinde durulmayı ve ilgiyi hak ediyor. Bunlardan ilki, ne tam anlamıyla sanayi kenti olmuş ne de tarıma dayalı ekonomiden kurtulmuş, dolayısıyla her ikisinin de özelliklerini taşıyan ve bu karakteri nedeniyle de melez bir hale bürünmüş bir şehirde (Karabük) yaşayan insanların özellikle gençlerin varoluş sorunlarına eğilmesi. Şehrin genel karakterine de uygun olarak arada kalmışlık hissine kapılan gençlerin, yaşadıkları hayatın monotonluğu ve gelecek kaygısıyla yönlerini tayin edememenin verdiği bir tür diken üstünde olma halinin daha doğrusu “arafta kalma” halinin somut tezahürlerine odaklanması. Bu, filmin “tema”sı ve görünen, tartışılan yönü. Diğer bir temel özelliği ise üzerinde pek durulmayan fakat oldukça önemli olan, hizmet sektörü işçilerinin çalışma koşullarının zorluğu ve iş yükünün oldukça ağır olması gibi işçi sınıfının sorunlarını dolaylı da olsa gündeme taşımasıdır.
Filmin açılışındaki cüruf dökme sekansının oldukça çarpıcı olduğu ileri sürülebilir. Kadraja giren ve 2060 yazılı olan vagon bir numarayı değil de tarihi imliyor gibi. Buna istinaden de bilimkurgu tarzında bir film olduğu izlenimi doğuruyor. Fakat gerçek biraz sonra anlaşılıyor. Devasa vagondan rayların kenarına dökülen kızgın lav kıvamındaki atık maddeyi izleyen gençlerin bu vaziyet karşısında küfür ya da argoyla şaşkınlıklarını ifade etmeleri aşina bir tavır olduğu için bilimkurgu filmi öngörüsünü suya düşürüyor. Bu sahnenin ya da sekansın filmin konusuyla ilgisi ne olabilir gibi bir soru akıllara geliyor. Hemen bir yorumda bulunmak zor olsa da, filmin ilerleyen bölümleriyle birlikte, gençlerin kızgın cüruf misali kaynamakta ve kendilerine bir yön tayin edememenin sıkıntısını duymakta oldukları izlenimi doğuyor. Bununla birlikte film Karabük’te geçtiği için, demir-çelik fabrikası atığının çevreye dökülmesinin hem çevre kirliliğine sebep olduğu hem de fabrikanın verimsiz çalıştığı şeklinde bir yorum da pekâlâ buradan çıkarılabilir.
Filmi tartışmaya geçmeden önce Türkçede sık kullanılmayan Araf kelimesinin ne anlama geldiğine bakmak gerekir. İslam dininde Araf, cennet ile cehennem arasındaki tepenin adıdır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin bekletildikleri yer olarak bilinen Araf’ın Kuran’daki tasviri şöyledir:“İki taraf arasında bir engel ve burçlar (Araf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere, ‘Selam size’ derler ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) şiddetle arzu edip umanlardır”. Dinsel bir terim olan Araf, filmdeki gençlerin bir çeşit arada kalmışlık hallerine, geleceğin belirsizliğine ve yönünü tayin edememenin doğurduğu sıkıntıların somutlaşmış durumuna işaret etmektedir. Bu belirsizlikten çıkış yolu olarak ise yaşadıkları şehri terk etmeyi yegâne çare olarak düşünmektedirler. Şiddetle arzu edilen, umulan fakat henüz gerçekleşmeyen bir hayalden önceki bir tür bekleme odası niteliğindedir Araf, hem dinsel anlamıyla hem de filmdeki anlamıyla.
Türkiye’nin belli başlı birkaç şehri dışında yaşayan insanların en büyük hayali, daha iyi bir hayat kurmak amacıyla, yaşadıkları şehri bir gün terk ederek, daha gelişmiş ve her türlü imkâna sahip bir şehre yerleşmektir. Bu kadim hayale Araf’ta da rastlıyoruz. Televizyon programlarıyla zengin olma hayalinin bir adım ötede, ulaşılması hiç de zor olmayan bir imkân gibi sunulduğu, gençlerle ebeveynler arasındaki kuşak farkından doğan çatışmaların adeta çıkmaz bir sokak olarak görüldüğü ortamda, zengin olma ve yaşadığı hayatı değiştirme hayali tek çıkış yolu olarak algılanıyor. Üstelik çözülmesi zor ailevi sorunların da gençlerin başka bir yaşam tahayyül etmelerine sebep oluyor. Tabii kapitalist kültürün pırıltılı ve ihtişamlı bir yaşamı yücelten ideolojik dayatmaları da gençleri cezbeden bir unsur oluyor.
Araf’ın iki temel özelliğinden birisi olarak tespit ettiğimiz, hizmet sektörü işçilerinin çalışma şartlarının dolaylı da olsa gündeme gelmesi oldukça önemlidir. Türk Sineması’nda sınıf eksenli filmler oldukça sınırlı olduğu gibi, belirli bir sektör emekçilerinin sorunlarına yakından bakan filmler de oldukça azdır. Araf’a bu açıdan bakıldığında, filmin temel sorunsalına ilaveten emekçi kesimin yaşadığı zorlukları dolaylı da olsa işlemesi hasebiyle üzerinde durulmalıdır. Yirmi dört saatlik çalışma süresi ve vardiya sisteminin çalışanlar üzerindeki etkilerinin başarıyla resmedildiği, insanların neredeyse yarı uykulu olarak çalışmak zorunda kaldıkları filmde herhangi bir patronaj baskısı ya da çalışma koşullarına dair açık bir yakınma olmasa da sektör emekçilerinin sorunları bariz olarak gösteriliyor. Zehra’nın arkadaşının bulaşık yıkarken sinirlenmesi ve artık gücünün yetmediği bir aşamaya geldiğinin gösterilmesi çalışma koşulları hakkında önemli ipuçları verir.
Filmdeki temel karakterler, otoban kenarında kurulmuş olan ve bir çeşit dinlenme tesisi olarak adlandırılabilecek devasa büyüklükteki bir mekânda çalışan gençler ve bu tesiste zaman zaman mola veren kamyon şoförüdür. Dinlenme tesisinde zaman sürekli akıp gider ama değişen bir şey yoktur. Gençlerin hayalleri vardır ama gerçekleşeceğine olan inançları tam değildir. Bu monotonlukta genç kızın kamyon şoförüne âşık olması ve ona âşık iş arkadaşını yüzüstü bırakması filmin anlatısının çerçevesini çizer.
Araf’ın görsel üslubu şehre ve yaşanan hayatlara paralel biçimdedir. Sürekli olarak gri ve soluk renklerin kullanılması, sanayi kenti görüntüsünün isli ve donuk görüntüsünü resmettiği gibi gençlerin genelde mutsuz, karamsar ve belirsizlik içindeki yaşamlarını karakterize etmektedir. Zehra’nın gözünden, seyahat halindeyken fabrika bacalarının gösterilmesi sanayileşmeye, buna paralel olarak çevre kirliliğine ve üstelik insanın yabancılaşmasına dairdir. Kamyon şoförünün gözünden karlı yolları ve yol üstündeki trafiği gösteren öznel çekimlere karşıt olarak yalnızlığa işaret eden genel çekimler ile karakterlerin iç dünyalarına bir nevi ışık tutan yakın planlar filmin görsel yönetiminin ayırt edici özelliklerindendir.
Yeşim Ustaoğlu filmini değerlendirirken, makro planda, Araf’ın bugünün hikâyesi olduğunu, arada kalmışlık hissinin ve gerçeğinin hikâyesi olduğunu vurgular. Kapitalist sistemin sorgulanmadan kabul edilişini, çevreye, doğaya verdiği zararların görmezden gelinişini ve özellikle bu dengesiz sistemin insanı nasıl değiştirip/dönüştürdüğünü buna karşılık olarak da insanların tepkisizliğini eleştirir. Bu çerçevede, mikro planda, insanların arada kalmışlık hallerini vurgulamak için böyle bir film çektiğini belirtir. Ustaoğlu’nun, ön plana çıkardığı kapitalizm eleştirisinin, filmden çıkarılabilecek bir sonuç olduğu ve bu manada hedefi tutturduğu görülüyor. Geleceğin belirsizliği, insanların mevcut yaşamlarından memnuniyetsizliği, doğanın kirlenmesi karşısındaki kayıtsızlık, çalışma koşullarının zorluğu ve gerçekleşebilmesi yalnızca bir hayal olan lüks yaşam özlemi Ustaoğlu tarafından başarıyla işlenen unsurlar. Fakat filmin iki temel özelliğinden biri olarak tespit ettiğimiz, hizmet sektörü emekçilerinin çalışma koşullarının ağırlığı bariz olarak işlense kapitalizm eleştirisinin sömürü ayağı da tamamlanmış olurdu.
Araf, bütünsel olarak değerlendirildiğinde, filmin ikinci bölümündeki Olgun’un hapse girmesine sebep olan eylemlerinin ve sürecin biraz muğlâk kalması ve tuvalette çocuk düşürme bölümünün görece uzunluğu gibi bazı yavaş ilerleyen ve belirsizlikler taşıyan sekanslar dışında oldukça akıcı olduğu ileri sürülebilir. Görüntü yönetiminin etkileyiciliği, oyuncuların performansının oldukça iyi olması ve filmin ikinci bölümünün görece hızlandırılması sonucu bazı muğlâklıkların oluşmasına rağmen filmin amacına ulaştığı söylenebilir. Buna karşılık temel karakterlerin Araf’tan kurtulamadıkları da gün gibi aşikârdır.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com
 
PAYLAŞ
Önceki makaleSevmek Zamanı
Sonraki makale33. İstanbul Film Festivali’nde Öne Çıkanlar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye'deki izlerini araştırıyor... Lattuada'nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK