2013’ün En İyi Avrupa Filmleri

2013’ün En İyi Avrupa Filmleri

1404
0
PAYLAŞ


Avrupa Sineması blogundaki yazarlar tarafından hazırlanan ve Türkiye’de 2013 yılında gösterilen filmler, düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listenin en üst sırasında Abdellatif Kechiche’nin Mavi En Güzel Renktir filmi bulunuyor.


1) Mavi En Güzel Renktir (La Vie d’Adele)
Alexandre Astruc’un Kamera-Kalem’ini anmak için en uygun örneklerden biri işte… Mavi En Güzel Renktir! Bir yönetmenin kamerasını bir yazarın kalemini kullanması gibi, derinlikli portreler yaratırken kullandığına tanıklık ediyoruz. Yılın en şaşırtıcı yapımını selamlıyoruz…
“Filmde Abdellatif Kechiche uzun uzun karakterlerini gözlemliyor ve kamerasıyla birlikte iki kadının da derinlikli bir portresini çiziyor. Mutlulukları, hayal kırıklıkları ve üzüntüleriyle Emma ve Adéle’in iç dünyasına nüfuz ediyoruz. Onlarla birlikte bir aşkın peşinde sürükleniyor, o aşkın enerjisini hissediyor ve umutsuzluğunu yaşıyoruz. Beyazperdede anlatılması çok güç bir şeyi başarıyor Kechiche: Aşk gibi, yaşayan herkesin kendi iç dünyasında anlamlandırabildiği özel bir şeyi seyirciye de geçiriyor. Karakterlerinin çevrelerindeki baskıya ve toplumsal cinsiyet kalıplarına karşı çıkışlarından ziyade, filmi esas yukarıya çeken unsur da bu oluyor. Mavi En Güzel Renktir, beyazperdede eşine az rastlanır bir duygu sineması örneği sunuyor. Bir aşk hikayesi anlatmaktansa, aşkın bir insanı nasıl değiştirdiğinin peşine takılıyor.” (Barış Saydam)

2) Onur Savaşı (Jagten)
Eski köprülerin altından çok sular aktı ve Dogma 95 manifestosu –özellikle de mimarları tarafından- delik deşik hale getirildi. Ancak o sıralarda film yapmaya başlayan ve akımı benimsemiş olan yönetmenler sonradan sağlam adımlar atmaya devam ettiler. Bu yönetmenlerden biri olan Thomas Vinterberg, son filmi Onur Savaşı ile etkili bir drama imza atıyor.
“Ailevi sorunların üstesinden gelmek için mücadele veren Lucas’ın (Mads Mikkelsen) görev yaptığı kreşteki çocuklardan biri tarafından sevimsiz bir iftiraya uğradığı ve hayatının altüst olduğu hikayede Vinterberg, taşra hayatındaki insanların ‘hassasiyetlerini’ ve bu hassasiyetlerinin ulaşabileceği noktaları sözünü sakınmadan eleştirmeyi başarıyor. Filmdeki rolü için son derece uygun bir seçim olduğunu düşündüğüm Mikkelsen ise performansıyla tüm filmi sırtlamış görünüyor. Ayrıca mekan seçimi, renkler ve ışık kullanımının kişiler arasındaki dramatik çatışmaları destekleyici olacak şekilde kullanıldığını görüyoruz. Filmi izlerken gerçekte olanlara mı yoksa inanmak istediklerimize mi inanıyoruz diye düşünmemek mümkün değil.(Erdem Korkmaz)

3) Geçmiş (Le Passé)
Ashgar Farhadi Bir Ayrılık (A Seperation, 2011) ile evliliği bitme aşamasında olan bir çifti filmin merkezine alarak bize ilişkiler ve onların insanlar üzerindeki etkilerini farklı boyutlarıyla anlatmıştı. Filmde sadece evli çiftin ilişkisine odaklanmamış, onların çevresinde olup biten başka pek çok konuya da el atmıştı. Çok beğendiğimiz Bir Ayrılık sonrasında Farhadi’nin ne yapacağını merakla beklemeye başlamıştık. Neyse ki Geçmiş beklentilerimizi fazlasıyla tatmin etti.
“Film, birbirinden dört sene önce ayrı yaşamaya başlamış ancak henüz boşanamamış bir çifti merkeze alarak başlıyor ve ona bağlı diğer hikayeler sarmal halinde ilerliyor. Aynen gerçek hayatta olduğu gibi önce, her şey iki kişinin birbirini ‘sevmesi’ ile başlıyor ancak zaman içinde merkezdeki ilişkinin çevresinde yer alan diğer insanlar da yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylardan etkileniyorlar. Kimi zaman bu etkilenme çözülmesi zor düğümler oluşmasına neden oluyor. Film boyunca; aşk, sevgi, ilişkiler, aile, evlilik, ayrılık, geçmiş, intihar, çocuklar, gitmek, geri dönmek, vicdan ve ahlak gibi pek çok olguyu sorgulamak mümkün. Farhadi, senaryosunu da kendisi yazdığı filmini çekerken bazı anlarda konuyu biraz fazla mı dağıtmış diye düşündürmesine rağmen ana hikayenin yanında işlediği konulara küçük temaslarla hikayenin unsurlarını birbirine ustalıkla bağlamayı başarabilmiş. Farhadi’nin insanlar arası ilişkileri ve bu ilişkilerin hissettirdiklerini derinlikli bir biçimde anlatarak yönetmenliğini önceki filminden bir adım öteye taşıdığını ifade etmek kesinlikle abartılı olmayacaktır. Hem zaten, geçmişi unutabilir miyiz?” (Erdem Korkmaz)

4) Jîn
Bu yılın en dikkat çekici filmlerinden biri de Reha Erdem’in yeni filmi Jîn’di. Kosmos’tan sonra çıtayı iyice yükselten Erdem’in son filminde ne yapacağı merak konusuydu. Ancak Erdem sinemasının doruk noktasında olduğunu bir kez daha ispatladı.
“Reha Erdem’in A Ay (1988), Korkuyorum Anne (2004), Beş Vakit (2006), Hayat Var (2008) ve Kosmos (2009) gibi filmlerinden herhangi birini izlediyseniz, Erdem sinemasının kuru bir şekilde gerçeği yansıtmakla, diğer bir ifadeyle gerçekçilikle ilgilenmediğini bilirsiniz. Erdem, gerçekliği kendi süzgecinden geçirerek, kendine has bir evren yaratmanın ve meselelerine buradan yaklaşmanın derdinde bir yönetmen. Bu yüzden de, filmlerinde gerçeğin temsillerinden ya da bir sembole dönüşen karakterlerden söz etmek mümkün değil. Yönetmenin son filmi Jîn’e de buradan yaklaşmakta fayda var. Eğer dağdaki silahlı örgütten kaçan bir gerilla kızın hikâyesi olarak Jîn’e temsili bir değer biçersek, neden-sonuç ilişkisi üzerinden Jîn’in eylemlerini sorgularsak (niye dağdan kaçtı, niye askeri öldürmedi vb. gibi) ve içinde olduğumuz hassas süreçte angaje ideolojiler üzerinden ona bir anlam atfedersek Erdem sinemasının özünden uzaklaşırız. Erdem’in de ifade ettiği gibi, Jîn aslında bir “isyan masalı”. Jîn’in isyanının, A Ay’daki Yekta’nın, Beş Vakit’teki çocukların, Hayat Var’daki Hayat’ın ya da Kosmos’taki Kosmos’un isyanından bir farkı yok. Yekta’nın yetişkinlerin dünyasındaki katı ve maddi gerçekliğin ötesine geçme çabası, yetişkinlerin dünyasında gerçeklik algısına isyanı, Korkuyorum Anne’de, Beş Vakit’te ve Hayat Var’da baba otoritesine isyan eden figürlerin durumu Jîn’de de Jîn’in etrafını saran ataerkil yapıya isyanıyla örtüşerek, diğer Erdem karakterleriyle de bir iletişim zemini kuruyor.” (Barış Saydam)

5) Kutsal Motorlar (Holy Motors)
Fransız sinemasının ele avuca sığmaz dahilerinden Leos Carax uzun yıllar ara verdiği sinemaya 2013 yılında muhteşem bir geri dönüş yaptı. Yarattığı Oscar karakteriyle günümüz dünyasında bireylerin simülasyona bağımlı yaşamlarına ayna tuttu.
“Simülasyona bağımlı hâle getirilen bireylerin benliklerini yeniden şekillendiren ideolojik sistem, kendisini sayısal dünyanın ardına ustalıkla gizlemeyi başarır; yarattığı sanal gerçeklik üzerinden kişileri birer kullanıcıya/tüketiciye dönüştürür ve varoluşu kullanma/tüketme ile paralel bir düzleme taşır. Kişi, yaşadıkça değil tükettikçe varolur. Özneliği elinden alınarak meta düzeyinde varlığı sayısal bir veriyle sınırlandırılır. Dolayısıyla Oscar’ın içinde bulunduğu simülasyonun arka plânında kendisine bağlanan herkesi sayısal veri olarak algılayan dayatmacı bir ideolojik sistem bulunur. Bu anlamda Kutsal Motorlar, Carax’ın Merde ile başlayan modern toplum eleştirisinin daha geniş bir perspektifle ele alınmış ve genişletilmiş bir versiyonu olarak da yorumlanabilir. Benliğin inşa mekanizmasını ve simülasyonun gerçeği gizlemedeki işlevini Oscar’ın bir gün boyunca taklit ettiği yaşantılar üzerinden açığa çıkaran Carax, bizlere simülasyonun aldatıcılığını ifşa etmiş olur.” (Barış Saydam)

6) Muhteşem Güzellik (La Grande Bellazza)
Ne çekse izleriz dediğimiz, başdöndürücü ve şaşırtıcı mizansen anlayışıyla hepimizi kendisine hayran bırakan, yönetmenliğe merak saranları yeteneğiyle ümitsizliğe sürükleyen İtalyan usta Paolo Sorrentino kariyerinin en iyi filmlerinden birine imza attı. Roma, Fellini’den sonra hiçbir bu kadar güzel anlatılmadı!
“Muhteşem Güzellik, 2013’ün pek çok açıdan en “büyük” Avrupa filmi. Alabildiğine şatafatlı, satirik ve eklektik bir yüksek sosyete portresi. Gençliğinde çok ses getiren bir roman yazmış, sonrasında alaycı röportajlar yapıp sıkı partiler vererek yaşamını burjuvazinin yeraltı dünyasında geçirmiş Jep Gambardella’nın kendi varoluşunu sorgulayacak kadar yaşlanmasıyla film başlıyor. Buradan itibaren, Jep bir yandan anılarla dolu yaşamını ve gençlik aşkını düşlüyor öte yandansa gece hayatına yeni dostluklar kurarak devam ediyor. Artık toplumsal normlardan yana pek bir çekincesi kalmamış olan Jep, bir flanörün düşünce çeşitliliğiyle çevresine bakıyor. Sorrentino’nun alabildiğine dinamik kamerası mekanlar arasında ve tarih içinde salınırken zenginlik, cinsellik, din, sanat ve zevkler üzerine yepyeni imgeler üretiyor. Belli bir kesim için de olsa varoluşun anlamını sorun edinen böylesi bir filmde, Jep gibi safi tefekkürden ziyade sürekli eyleyen bir karakterin varlığıysa hikayeyi her anında keşiflere açık kılıyor. Sinema başkalarının hayatlarını izlemek ya, Muhteşem Güzellik de lüks ve tarihi bir yalının içindeki sirk ortamını gösteriyor.” (Yiğitalp Ertem)

7) Zerre
Zerre bir ilk film olmasına karşın, son derece yetkin bir yönetmenin elinden çıktığı her sahnesinde kendisini gösteriyor. Planlı, programlı ve karakterin iç dünyasını dışavuran çekimleriyle yılın en ilgiye değer filmlerinden…
“Erdem Tepegöz’ün Zerre’de insanın değerini dert edindiği, derdini seyirciye hiçbir didaktik söyleme başvurmadan olabildiğince sert, sade ve gerçekçi sunduğu söylenebilir. Zerre, engelli kızı ve annesi ile birlikte yaşayan, yoksunluk ve sefalet içindeki bir kadının hayatta kalma mücadelesini konu ediniyor. Bu mücadelenin bize “erkeksiz” ve “sahipsiz” bir kadın kahramanın gözünden aktarılıyor olduğunu belirtmek gerek. Film bittiğinde bilmediğiniz sonu görmezden gelemiyorsunuz. Bernhard’ın dediği gibi, “İnsanın asla ve hiçbir zaman suçtan söz etme hakkı yok, hiç kimsenin ve hiçbir şeyden… diğerlerinde olduğu gibi burada da hastalar söz konusu, toplum yüzünden hastalananlar ve bütün toplum, milyonlarca ve yüz milyonlarca insanın kendisi yüzünden hastalananlardan başka bir şey değil… Thomas Bernhard, Düzelti, Çev: Sezer Duru, İstanbul: YKY, s. 135  (Güzin Tanyeri)

8) Yozgat Blues
Bu yılın en hüzünlü kaybeden hikayelerinden biri de Mahmut Fazıl Coşkun’dan…
“Uzak İhtimal’de bir müezzinle bir rahibe adayı Hıristiyan kadınının arasında başlayan duygusal yakınlığı ele alırken bir taraf olmamaya ve karakterlerine mesafeli bir şekilde yaklaşmaya özen gösteren Mahmut Fazıl Coşkun, Yozgat Blues’da da benzer bir yaklaşım sergiliyor. Bir AVM’nin zemin katına mahkûm edilip istediği müziği icra edemeyen Yavuz’un “tutunamama” hali de belediyenin düzenlediği müzik kurslarından öğrencisi olan Neşe’nin hırslı bir şekilde sınıf atlama çabası da bu sayede seyircide özdeşleşmeye, acımaya, öfkeye ve rahatlamaya yer vermeden aktarılıyor. Sıradan bir yönetmenin elinde çabucak bir kaybeden portresine dönüşecek Yavuz karakterini Coşkun bütün katmanlarıyla birlikte ince ince dokuyor. Yavuz’un toplumla iletişim kurma çabaları sekteye uğradıkça yaptığı rutinleri daha da ciddiye alarak, söylediği tek şarkıya tutunması ve dışarıdan hayatı ne kadar “sıkıcı” gözükse de, yaşama uğraşındaki pozitif duruş belki de onu benzerlerinden ayırarak bir Zebercet olmanın kıyısından döndürüyor. Yavuz, Zebercet’le Muharrem arasında gidip geliyor ama onlardan biri olmuyor. Coşkun, bir yandan modern tüketim toplumunun dışladığı, zemin katlara, yeraltına mahkûm ettiği bireyin iç dünyasını resmediyor, diğer yandan da bu bireyi 80’lerdeki muadiliMuhsin Bey’in karakterlerine yaklaşımı gibi sevgi dolu ve sıcak bir bakışla kucaklamıyor; tersine karakteriyle arasına belli bir mesafe koyuyor. Bu sayede Coşkun’un filmi kültürel çatışmayı, toplumsal dönüşümü ve tek tipleştirici bir hegemonik söylemi ifşa ederken, nostaljiye de sığınmıyor, Don Kişot’luğa da soyunmuyor. Seyirciye mutluluk, rahatlama, üzülme, acıma vb. duygular yerine saf bir melankoli bırakıyor; ama bu melankoli, karakterlerinin tutunamama çabasıyla birlikte modern toplumun o karakterleri kusmasından, şehrin çeperlerinde yaşamaya mecbur kılmasından ve dayatmacı toplumsal ve kültürel yapısından kaynaklanıyor.” (Barış Saydam)

9) Direniş Günlerinde Aşk (Apres Mai)
Olivier Assayas’ın bizleri 1970’ler Avrupası’na geri götürdüğü filmi Direniş Günlerinde Aşk da geçtiğimiz yıl radarımıza takılan ve etkisinden kurtulamadığımız filmlerden oldu.
“Direniş Günlerinde Aşk, 1970’ler Avrupası’ndaki sol gençlik muhalefetinin çeşitli ikilemlerine oldukça zengin bir yelpazede bakıyor. Kahramanı Gilles ekseninde, önce en radikal anlamıyla politikleşen fakat sonrasında özel hayatlarına çekilmeye başlayan bir grup gencin dönüşümleri en ince detaylarıyla anlatılıyor. Lise yıllarında anarşist olan Gilles, yıllar içinde kollektif ve şahsi arzuları arasında gidip gelirken çeşitli ülkelerde farklı politik fraksiyonlarla, farklı aşklarla haşır neşir oluyor. Bir yandan polisle çatışırken, öte yandan soyut resimler yapıyor. Devrimci sinema yapmak isterken, sinema salonlarında bilet sayıyor. Gilles kendine ve çevresine bakarken, Assayas da daha toplumsal bir plandan gençliğin arzu dolu arayışına kulak kabartıyor. Ne safi hayal kırıklığı veya gençlik aldanması, ne de kutsal bir güzelleme ama hepsinden biraz… Film, kültürlü küçük burjuva ailelerin entelektüel çocuklarının devrim mücadelesini bir oyun olarak değil de ciddiye alarak, yargılamadan, kendi tarzını da mizahi bir dille sorgulayarak konu ediyor. Şimdilerin düşünce evreninde antika değeri atfedilen politik sanat tartışmaları tam da böylesi filmleri değerlendirmenin ölçütü aslında. Ve motomot çevirisiyle “Mayıs’dan Sonra”, belki Mayıs sırasında çekilse bu açıdan çakacak iken, günümüzün sinema ortamında sınavını başarıyla veriyor.” (Yiğitalp Ertem)

10) Evde (Dans la Maison)
Her sene olduğu gibi bu sene de gelenek bozulmadı ve François Ozon bir kez daha Top 10 listemizde…

“Sinemasal türleri eğip bükme, eklemsizleştirme ve birbiriyle kaynaştırmasıyla ünlü François Ozon, yine bir yazar karakter üzerinden çok yönlü ve zekice bir film çıkarıyor: aile melodramı, usta-çırak ve baba-oğul öyküsü, karakter komedisi, orta sınıf kültürü taşlaması ve sanat-gerçeklik sorgusu hep bir arada, aynı evde. Sıkıcı bir “hafta sonunda ne yaptığını anlatınız” temalı ödev için Claude, bir sınıf arkadaşının aile hayatını alaycı bir eleştirellikle ve askıda bırakan bir finalle anlatan bir öykü dizisi yazıyor. İlgisiz öğrenciler ve okul bürokrasisi sebebiyle işinden bıkmış edebiyat öğretmeni Germain’in, yazarlık ışığı gördüğü öğrencisinin öykülerine tutulmasıyla aralarında yakın bir ilişki kuruluyor. Claude’un hikâyeye devam etmesi için Rafa’yla ilişkisini ve ev ziyaretlerini sürdürmesi gerekiyor, bu sırada Germain ve başarısız bir sanat galerisi küratörü olan karısı Jeanne bu kurgusal dünyanın cazibesine günden güne daha çok bağlanıyorlar.” (Yiğitalp Ertem)


PAYLAŞ
Önceki makaleCamille Claudel, 1915
Sonraki makale17. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK