Zerre

Zerre

557
0
PAYLAŞ

zerre.jpg

 

Tekstil atölyesinde dikiş makinesi başında çalışan kadına, işten çıkarma kararını uygulamak için iki adamın zorla müdahale edip tezgâhtan koparıp hemen kapı dışarı etmeleriyle başlıyor Zerrefilmi. Biraz gerçekdışı ve abartılı gibi görünen bu sahnenin filmin en çarpıcı bölümü olduğundan kuşku yok. Çıkışı verilen bir işçinin umutsuzca direnerek makinesini ya da tezgâhını bırakmaması sıkça rastlanan bir durum değil. Filmin hemen başında yer alan bu sahne, çalışması gereken bir kadının kovulmaya karşı direnişini daha doğrusu direnememesini anlatıyor. Bu itibarla filmde, çalışabilmek için verilen mücadelenin anlatıldığını bu sahneden çıkarmak mümkün.
Engelli çocuğu ile annesine bakabilmesi için mutlaka çalışması gereken bir kadının, tekstil gibi işçi ücretlerinin en düşük olduğu sektörde bile, işine sıkı sıkıya sarılması ve tezgâhın başından ancak zorla kaldırılması izleyiciyi oldukça sarsıyor. Günümüzde bu biçimde işten çıkarmaların olup olmadığını ister istemez düşünüyor izleyici. Bu sahnenin etkileyici, çarpıcı ve acımasız etkisine kapılarak zorlanmadan bir çırpıda izliyor filmi.

Zerre, kısa film ve belgesel çeken Erdem Tepegöz’ün ilk uzun metrajlı filmi. Tepegöz bu ilk sinema filmiyle 49.Altın Portakal film festivalinde ‘En İyi Yönetmen’, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi İlk Film’ ödüllerini kazandı. Rusya’nın Oscar ödülü sayılan 35. Moskova Film Festival’inde Büyük ödül ‘Altın Aziz George Heykeli’ni kazandı. Daha önce Federico Fellini, Akira Kurosawa, Krzysztof Kieślowski gibi önemli yönetmenlerin aldığı bu prestijli ödülü en genç yaşta kazanan yönetmen olmuştur.

Tepegöz, Zerre’de anlatmak istediği şeyi oldukça yalın olarak ortaya koyuyor. İstanbul’un varoşlarında yaşlı annesi ve engelli kızıyla hayata tutunmak isteyen genç bir kadının mücadelesini anlatıyor. Yaşam koşullarının oldukça çetin olduğu İstanbul’da, vasıfsız bir işçinin, üstelik de erkek egemen toplumda kadın işçi olmanın kat be kat zorluğu düşünüldüğünde, verilen mücadelenin zorluğu oldukça gerçekçi bir biçimde beyazperdeye yansıtılıyor. Kadın işçinin her türlü zorluğa karşı koyma çabasının başarısızlıkla sonuçlanması da gerçekçiliğin başka bir boyutu. Sağlık sorunlarına zaman ve paranın ayrılamadığı, günlük iaşenin temininde bile oldukça zorlanıldığı düşünüldüğünde, olmak ya da olmamak mücadelesinin verildiği söylenebilir. Ev sahibinin baskısına ve hayatın acımasız koşullarına dayanamayan kadın filmin sonunda teslim oluyor.

Erdem Tepegöz’ün Zerre’de anlatmak istediği diğer önemli tema ise, ırmakta kum misali, toplum içerisinde bir insan olarak çok da önemli bir yer tutmadığımız ya da yaşadıklarımızın, mücadelemizin bizden başka kimseyi ilgilendirmediğidir. Her insanın ayrı bir Dünya olarak kendi gerçekliğini yaşamak durumunda kalmasıdır. Varoluşsal bir meseledir bu aynı zamanda. Şu kâinatta toz zerresi kadar ancak yer kaplamaktadır insanoğlu. Tekstil atölyelerinde uçuşan ve oradan oraya savrulan pamuk parçaları gibidir. O atölyeden bu atölyeye savrularak  ‘kader’ine boyun eğen ve aslında zerre kadar kapladığı yerini muhafaza etmeye çalışan insanın hali pür melalidir söz konusu olan.

Zerre, vasıfsız işçilerin, özellikle de kadın işçilerin sorunlarına da ışık tutmaktadır. Tekstil gibi işçilerin genellikle sosyal güvencesiz, sigortasız çalıştırıldığı sektörün vahşi işleyişi oldukça çarpıcı olarak beyazperdeye yansıtılıyor. Bilhassa kadın işçilerin daha çok çalıştırıldığı tekstil sektöründe, emek sömürüsünün ulaştığı boyut çarpıcı. Doksan liraya bir hafta çalışan kadın işçilerin çaresizliği, sefaleti gerçekçi bir biçimde işlenmiş. Üstelik sömürü ve sefaletin yanında istismar, taciz ve nihayetinde temiz bir çarşaf uğruna kadınların ilişkiye zorlanması, çalışma koşullarının vahşiliğini göstermesi açısından oldukça manidar. Toplama kamplarına benzer koşullarda yaşayan ve üstelik de ağır şartlarda çalışmak zorunda olan kadınların durumları katı bir gerçekçilikle ele alınmış. Kadınların sadece emeklerini satmalarının yetmediği, bedenlerini de satarak ancak üç kuruşa çalışma imkânı bulabildikleri vahşi kapitalizmin, insan onurunu ayaklar altına alan acımasız çarkı, bundan daha güzel anlatılamaz.

Tepegöz, kullandığı genel planlarda insanın çaresizliğine, toplum içerisinde yaşadığı yalnızlığa ve bir zerre misali kapladığı alan olarak önemsizliğine göndermede bulunuyor. Şehrin kalabalığına, oradan oraya giden insanların telaşına, aynı mahalledeki insanların aynı şeyleri yaşadığına işaret ediyor. Tek tek her insanın bir toz zerresi gibi olduğunu imliyor. Karamsar atmosferi ve loş ışığı filmin anlam bütünlüğünü koruyor ve verilmek istenen mesajın tam anlamıyla anlaşılmasını sağlıyor. Bıkkın, yorgun, karamsar ve usanmış olan kadın karakteri oynayan oyuncu, rolünü tam anlamıyla yerine getiriyor. Diğer rollerdeki oyuncuların performansı da oldukça iyi.

Erdem Tepegöz ilk uzun metrajlı filmi Zerre ile belirli bir performans yakalıyor. Bir toz zerresi misali, oradan oraya savrulan ve bir yerlere, hayata tutunma mücadelesi veren insanın hallerini oldukça başarılı bir biçimde işliyor. İşçi sınıfının sorunlarına, özellikle de kadın işçilerin her türlü istismarla da mücadele etmek durumunda kaldıkları oldukça katı çalışma koşullarına gerçekçi bir biçimde yaklaşıyor. Erkek egemen toplumda ailesini geçindirmek zorunda olan kadının varoluş mücadelesini abartısız ve etkili anlatıyor. Nihayetinde bütünsel olarak bakıldığında ‘ilk film’ olması hasebiyle oldukça başarılı bir film ortaya çıkarıyor.

Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleAguirre, the Wrath of God
Sonraki makaleAltın Koza’da Yarışacak Kısalar Belli Oldu

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye’deki izlerini araştırıyor… Lattuada’nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK