36. İstanbul Film Festivali’nden 25 Film Önerisi

36. İstanbul Film Festivali’nden 25 Film Önerisi

1928
0
PAYLAŞ

36.İstanbul Film Festivali bu yıl son yıllardaki vizyon odaklı, yeni ve çok film göstermeyi öncelik edinen bakış açısından sıyrılarak geçmiş yıllardaki programlarına daha yakın bir yerde gözüküyor. Eski filmlerin sayısının artması, festivale özgü bölümlerin varlığı ve retrospektifler festivalin bu yılki güzelliklerinden.

Avrupa Sineması’nın Festival Önerileri:

1-Ana, Sevgilim (Ana, Mon Amour)

Ana, Sevgilim, festivalde de gösterilen Çocuk Pozu’yla 2013’te Altın Ayı kazanan Romen yönetmen Calin Peter Netzer’den bir kara sevda filmi. Üniversite yıllarında tanışan Ana ve Toma birbirlerine âşık olur. İlişkileri derinleştikçe, Ana’ya psikolojik sorunlarında destek olmaya çalışan Toma’nın Ana ile birlikteliği bir bağımlılığa dönüşür. Bu sorunlu ilişkiyi psikanalize geniş yer açan bir senaryo, dinamik el kamerası ve doğal oyunculuklarla aktaran Netzer, Romen sinemasının genç kuşağının parlak isimleri arasındaki yerini pekiştiriyor.

2-Ateş Serbest (Free Fire)

Tür sinemasının kalıplarıyla oynamayı seven Ben Wheatley, bu kez aksiyon ve polisiye filmlerin olmazsa olmazı çatışma sahnelerini alıyor ve bütün filmini bunun üzerine kuruyor. Boston, 1978… İki çete, terk edilmiş bir depoda buluşur. Planlanan yasadışı silah alışverişi yanlış anlamalar, beklenmedik tesadüfler ve güvensizlik sonucu çatışmaya dönüşür. Herkes bir yandan hayatta kalmak için mücadele ederken, diğer yandan da etrafındakilerin gerçekte hangi tarafta olduğunu çözmeye çalışmaktadır. Neredeyse gerçek zamanlı ve büyük kısmı tek bir mekânda geçen bu hınzır aksiyon filmi, kadrosundaki yıldız oyuncularla da dikkat çekiyor.

3-Av Köpekleri (Hounds of Love)

Seri katil bir çift, 17 yaşındaki Vicki’yi kaçırır. Vicki yaşadığı dehşetin içinde kurban pozisyonunu kabullenmez ve çift arasındaki dinamikleri onlara karşı kullanmaya başlar. Ben Young’ın Venedik Film Festivali’nde müthiş bir ilgiyle karşılanan bu ilk filmi 1980’lerde, Avustralya’da geçiyor. Şiddetin ağırlıklı olarak kadraj dışında yaşandığı filmde, psikolojik gerilim janrının kuralları ustaca kullanılırken, tekinsiz atmosfer, ağırlığını hissettiriyor. Güneş ışığının eksik olmadığı coğrafyada yönetmen Young’ın yakaladığı ve izleyiciyi etkisi altına alan karanlık takdire değer.

4-Beden ve Ruh (Teströl es Lelekröl)

Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanan Beden ve Ruh, sert olduğu kadar da yumuşak, büyülü gerçeklik esintileri taşıyan bir aşk hikâyesi anlatıyor. Usta Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra çektiği ilk film Budapeşte’de bir mezbahada geçiyor. Öğlen yemeklerini bile ciddiyetini bozmadan tek başına yiyen hastalıklı derecede asosyal Maria, kendi gibi sessiz ve içine kapanık müdürü Endre ile yakınlaşır. Tesadüfen, geceleri aynı rüyaları gördüklerini fark ettiklerinde önce bu durumdan sıkılıp korkarlar, ama sonrasında rüyalarındaki birlikteliği gerçek hayata taşımaya çalışırlar.

5-Cennet (Ray)

Rus sinemasının ustalarından Andrei Konchalovsky, bu kez 2. Dünya Savaşı’nı merceğine alıyor ve Fransız direnişine katılan Rus barones Olga’yı izliyor. Olga, yakalanarak Fransız komiser Jules’ün karşısına çıktıktan sonra ölüm kampına gönderilir. Gerçek bir cehennem olan kampta Olga’yı bir sürpriz beklemektedir: Kamp yetkililerinden SS subayı Helmut, yıllardan beri Olga’ya âşıktır ve onu kurtarmaya niyetlidir. Siyah beyaz, 16mm ve 35mm çekimlerin bir araya getirildiği, usta görüntü yönetimiyle dikkat çeken Cennet gerçekçi ve sürükleyici bir dönem filmi.

6-Elleri Olmayan Kız (La jeune fille sans mains)

Zor günlerden geçen bir değirmenci, kızını şeytana satar. Saflığıyla korunmayı başaran kız çocuğu, iki elini birden kaybetmek pahasına de şeytanın elinden kaçmayı başarır. Elleri Olmayan Kız ailesinden uzaklaşmaya başladıkça ışığa doğru uzun bir yolculuğa çıkar ve yeni varlıklarla tanışır: Suyun tanrısı, kibar bir bahçıvan, kalesinden yolları gözleyen bir prens… Grimm masallarından esinlenen Sébastien Laudenbach’ın prömiyerini Cannes’da yapan bu benzersiz canlandırma filmi, el emeği, göz nuru ve müthiş bir zevkle yoğrulmuş bir zihnin mahsulü.

7-Genç Karl Marx (Le jeune Karl Marx)

20.yüzyılın en önemli filozoflarından Marx’ın gençlik yıllarını konu alan Genç Karl Marx, Kapital’in yazarını merkeze alan ilk kurmaca film. Karl Marx’ın 1844’te, 26 yaşındayken Paris’e sürgüne gitmesiyle başlayan film, düşünürün daha sonra yakın dostu ve çalışma arkadaşı olacak Friedrich Engels’le tanışması ve birlikte komünizmin ve işçi hareketinin temellerini atışlarını, ayrıca dönemin siyasal atmosferi ve kişiliklerini de anlatıyor.

8-Hayalet Hikayesi (Personal Shopper)

Sils Maria’dan sonra Kristen Stewart yeniden bir Olivier Assayas filminde ve yine harika bir performans sergiliyor. 20’li yaşlarında, içine kapanık bir kadın olan Maureen, neredeyse hiç değişmeyen kayıtsızlığıyla, Paris’te ünlü bir modelin alışveriş danışmanlığını yapmaktadır. Genç kadın, kısa zaman önce ikiz erkek kardeşini kaybetmiştir ve henüz yas sürecinden çıkamamıştır. Bir gün cep telefonuna bir mesaj gelir. Bilinmeyen bir numaradan… Belki de bir hayaletten… Kardeşinin hayaletinden… Ödül kazandığı Cannes’da eleştirmenleri ikiye bölen Hayalet Hikâyesi cesur ve sıra dışı bir tür sineması örneği.

9-Hayvanlar (Tiere)

Bir koyun insanın hayatını ne kadar değiştirebilir? Altı ay kalmak üzere Viyana’dan Lozan’a doğru yola çıkan Nick ve Anna, yolda arabayla bir koyuna çarpar. Bundan sonra (belki de bundan önce) her şey tuhaflaşır: Belki de vardıkları Lozan, Viyana’dır; Nick, evlilik dışı bir ilişki yaşıyordur, o kadın da aslında Lozan’dadır. Belki de hepsi bir rüyadır, ya da kendileri bir başkasının rüyasındadırlar. Bir önceki filmi Cesaret ile festivale gelen yönetmen Zglinski’nin Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde dünya prömiyerini yapan filmi Hayvanlar, metafiziğe göz kırpan, gizem dolu olduğu kadar huzursuz edici bir psikolojik gerilim.

10-Kol Saati (Slava)

Urok / Ders’le (2014) hatırlayacağımız Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ve Petar Valchanov, son derece etkileyici filmlerinde bu kez Dardenne Kardeşler’in izlerini takip ediyor ve resmi yolsuzluğun üzerinin şahsi bir dürüstlükle örtülme çabasına odaklanıyorlar. İşçi Tsanko, demiryolunda içi para dolu bir çanta bulur ve bunu yetkililere teslim eder. Yolsuzluklarla gündemde olan Ulaştırma Bakanlığı’nın halkla ilişkiler yetkilisi Julia, Tsanko’dan bir kahraman yaratmaya çalışır. Tsanko’ya hediye olarak dijital bir kol saati takılmasıyla işler karışmaya başlar.

11-Mimozalar (Mimosas)

Cezayir’de yaşayan İspanyol sinemacı Oliver Laxe, Mimozalar’da western izleri taşıyan esrarengiz bir yolculuk sunuyor. Hasta ve yaşlı bir şeyhin son arzusu Sicilmâse’de, akrabalarının yanına gömülmektir. Ancak yolda hayatını kaybedince birkaç adam cenazesini bu şehre götürme görevini üstlenir; Atlas dağlarının çetin şartlarında fiziksel olduğu kadar metafizik bir yolculuk başlar. Büyüleyici coğrafyayı fon edinen Laxe, hikâyesinin şifrelerini çözmeyi izleyicisine bırakırken alışıldık hikâye anlatım yollarını reddederek yolculuğu ruhsal bir deneyime yaklaştırıyor.

12-Ornitolog (O Ornitólogo)

Kuş gözlemcisi Fernando, ormanın derinliklerinde ve doğanın huzur verici dinginliğinde dürbünüyle gökyüzündeki yaşamı izlemektedir. Her şey, her zaman olduğu gibi gelişmektedir, ta ki nehirdeki akıntı Fernando’nun botunu kapıp götürene kadar. Artık orman ve Fernando, gerçek ve hayal, rüya ile kâbus arasında hiçbir mesafe kalmamış gibidir. Kahramanımız yaşlı ağaçların gölgesinde uyandığında, yolculuğunun geri kalanına fena hâlde hazırlıksız yakalandığının farkına varacaktır. Rodrigues’in dinsel öyküler, mitler, cinsel hezeyanlardan beslenen son şaheseri, hem başkarakterine hem de izleyicisine olağanüstü sürprizler sunuyor.

13-Raw

Kimi seyircilerin fenalaşıp bayılmasına sebep olan Raw, son yılların en yaratıcı ve kanlı gerilim filmlerinden. Vejetaryen bir aileden gelen Justine, aile geleneğini izleyerek lisans eğitimi için Veteriner Hekimliği Fakültesi’ne girer. Yurtta, okul geleneği olan bir ritüel esnasında çiğ et yemeye zorlanır. O andan sonra hayatı elinde olmadan değişmeye başlar. Julia Ducournau ilk uzun metrajında bir büyüme hikâyesini beden üzerine kurulu korkunun alanına ustalıkla taşıyor ve baştan sona diken üzerinde izlenen, şaşırtıcı, rahatsız edici ve hayranlık uyandırıcı bir tür filmine imza atıyor.

14-Saklı Kalanlar (The Secret Scripture)

Sol Ayağım ve Babam için filmlerinin yönetmeni Jim Sheridan’ın son filmi, başrolündeki iki yıldız kadın oyuncunun performanslarıyla parlayan bir psikolojik dram. Rooney Mara ve Vanessa Redgrave, 50 yıldır bir psikiyatri kurumunda kalan Rose McNulty’nin farklı yaşlarını canlandırıyorlar. 50 yıl önce kendi oğlunu öldürmekle suçlanan Rose, hem bunu yapmadığını söylemekte hem de oğlunun hâlâ yaşadığını iddia etmektedir. Rose’un hikâyesini dinleyen bir psikiyatr, onun İncil’inin içine not aldığı “saklı kalan” yazıları da inceleme fırsatı bulur. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan Saklı Kalanlar, 1940’larda Belfast’ta haksızlıklarla sınanan bir kadının portresini âşıkları aracılığıyla çiziyor.

15-Şafak Sökmeden (Vor Der Morgenröte)

Şafak Sökmeden Nazi baskısından kaçan Stefan Zweig’in Buenos Aires, New York ve Brezilya arasında geçen sürgün yıllarını anlatıyor. Film, Avusturyalı Yahudi bir aydın olan Zweig ve eşinin sürgünde geçen 15 yılına, birlikte intihar ettikleri 1942’ye dek süren sonu gelmeyen yolculuklarına ve yazarın “Yeni Dünya”da kendine bir yuva bulmaya çalışırken, Nazi Almanya’sındaki gelişmeler karşısındaki felsefi duruşuna odaklanıyor. Avusturya’nın Oscar adayı olan Şafak Sökmeden, Aimée ve Jaguar ile tanınan Alman oyuncu Maria Schrader’in yönettiği ikinci film.

TÜRK SİNEMASI

16-Bütün Saadetler Mümkündür

Mühendislik öğrencisi Ali, okuduğu küçük şehirden ayrılarak Erasmus projesiyle yurtdışına çıkma hayalleri kurar. Bununla beraber kendisini tanımaya çalıştığı, hayata dair sorular sorduğu bir arayış sürecindedir. Sakin hayatı, türkü kafede solistlik yapan Gülce’den hoşlanmasıyla beraber hareketlenir. Bir hemşire adayı olan Gülce, yaşadığı maddi sıkıntılarını aşmak için Adapazarı’nın eski mahallelerinden birinde yaşlı ve yalnız bir adam olan Mevlüt’ün bakıcılığını yapmaktadır. Gülce’ye yakınlaşarak onu tanımaya başlayan Ali, Mevlüt’ün de hikâyesine ortak olur. Ali arayışını bu karşılaşmanın eşiğinde sürdürür, cevabını kitaplarda bulamayacağı bir soruyla beraber: Bütün saadetler mümkün müdür?

17-İşe Yarar Bir Şey

Leyla, gece treniyle çıktığı uzun bir yolculukta manzarayı ve insanları iştahla izlerken hemşirelik öğrencisi Canan’ı fark eder. Bu genç kızı son istasyonda, Yavuz’un evinde, çok ağır bir sorumluluk bekliyordur. Leyla, Canan’ın anlattıklarından ve anlatmadıklarından bir hikâye kurar, kendini kaptırır ve ona eşlik etmeye karar verir. Hikâyenin sonunda bir iyilik meleği mi yoksa bir katil mi olacaklarını henüz bilmiyordur.

18-Kaygı

Haber kanalında kurgucu olarak çalışan 30’lu yaşlarındaki Hasret uzun süredir aynı kâbusu görmektedir. Tekrarlayan kâbusla aklına bir soru düşer: Annesiyle babası trafik kazasında ölmemiş olabilir mi? Toplumsal bellek ve etki alanları temeline oturan psikolojik gerilim Kaygı, müzisyen anne-babası 20 yıl önce trafik kazasında ölen bir kadının kâbusuyla ilerliyor. Hasret, gerçekle sanrının paslaştığı tekinsiz bir ülkede yaşıyor. Geçmişini hafızasında arıyor.

19-Kırık Kalpler Bankası

Osman ve Enis, İstanbul’un en merkezi semtlerinden Galata’da bir amatör futbol takımında top oynayan 20’li yaşlarının sonunda iki genç adamdır. Enis ve Osman’ın amacı, hem takım arkadaşlarıyla birlikte semtteki bankalardan birini soymak hem de son maçı kazanarak ligden düşmemektir. Maç oynanır ve çıkan büyük bir kavga sonucunda yarım kalır. Fakat bu kavga sırasında Osman, karşı takımın organ kaçakçılığıyla ünlü başkanı Rüstem Tor’un zorla yanında tuttuğu Aslım’a âşık olmuştur. Kırık Kalpler Bankası, William Shakespeare’in Romeo ve Jülyet piyesi üzerine kurulmuş, olmayacak bir hayalin peşine takılan üç kahramanın, hüzünlü sonlarına doğru Şekspirvari bir eda ile koşmalarının trajik hikâyesidir.

20-Taş

Çocukken geçirdiği bir kaza sonucu bazı zihinsel yetilerini kaybetmiş olan Selim, onu kaldığı devlet yurduna götürmek isteyen Memur adında birinden kaçarken bir evin kapısının önünde yorgunluktan bayılır. Emete, kapıda yatan kişinin, yıllar önce kaybolan oğlu Hasan olduğunu düşünür. Bundan öyle emindir ki, kocasıyla kızını da buna inandırır. Selim’in ansızın kapılarında belirmesi, evin içindeki buzları çözmüş, aileyi yeniden hayatın içine çekmiştir. Selim, uyandığında kendisini Selim olarak tanıtır, ama Emete, oğlunun sırtındaki yarayı ve konuşma bozukluğunu sebep göstererek, bu kişinin Hasan olduğunda ısrar eder. Selim köyden ayrılmak ister fakat Memur hâlâ onun peşindedir, üstelik köylüleri ona karşı kışkırtmaya çalışmaktadır.

BELGESELLER

21-Austerlitz

Günümüzde insanlar, Nazilerin imha kamplarını ziyaretlerinde nasıl davranıyorlar? Ukraynalı saygın sinemacı Sergey Loznitsa, Venedik’te dünya prömiyerini yapan son belgeselinde kamerasını binlerce kişinin ziyaret ettiği; ölüm, keder, zulüm ve yıkımla özdeşleşen bu kamplara çeviriyor ve bu sorunun yanıtını arıyor. Film “selfie”ler, kahkahalar, yemek molaları ve rehberlerin genel geçer açıklamalarıyla ölüm kamplarının günümüzde sıradan bir turistik merkezden farkının kalmadığını gösteriyor. Tarih ve bugün ilişkisine yönelik öznel bakışına, 2015’te festivalde gösterilen Ağustos Olayları’ndan aşina olduğumuz Loznitsa, filminde yargıç değil tanık konumunu seçerken ölüm kamplarının günümüz insanı için anlamını da araştırıyor.

22-Ben Senin Zencin Değilim (I am not Your Negro)

Usta yönetmen Raoul Peck’in imzasını taşıyan Oscar adayı bu belgesel, ünlü Amerikalı yazar James Baldwin’in yarım kalmış yapıtı Remember This House’u merkezine alıyor. Baldwin, çok kısa aralıklarla öldürülen Afro-Amerikalı üç aktiviste; Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’a dair anılarından yola çıkarak Amerika’da ırkçılığın kökeni ve bununla nasıl mücadele edilebileceği üzerine bir deneme yazmayı hedeflemişti bu yapıtında. Peck ise yarım kalmış bu metni arşiv görüntüleriyle birleştirerek, Baldwin’in o dönemde ırkçılığa dair söylediklerinin günümüzde Amerika’da hâlâ geçerli olduğunu hayranlık uyandırıcı şekilde ortaya koyuyor. Filmde Baldwin›in metnini ünlü oyuncu Samuel L. Jackson seslendiriyor.

23-Gimme Danger

“Gelmiş geçmiş en büyük rock’n’roll grubu.” Amerikan bağımsız sinemasının usta ismi Jim Jarmusch, Iggy Pop liderliğindeki The Stooges hakkında işte böyle diyor. Jarmusch’un yönettiği ve odağında The Stooges’ın yer aldığı müzik belgeseli Gimme Danger grubun büyüsünü ve eşsizliğini izleyiciyle cömertçe paylaşıyor. Bir hayranın gruba yazdığı aşk mektubundan, Iggy Pop’un çocukluğunun animasyonla canlandırılmış anlarına, The Stooges’ın zirvedeki günlerinde verdikleri konserlere ve güncel röportajlara uzanan Gimme Danger,rock’n’roll ruhunu, punk isyanını, öfkesini ve eğlenceyi bir arada barındırıyor.

24-Karşı Yönetmen: Ken Loach (Versus: The Lıfe And Fılms Of Ken Loach)

Yalnızca İngiltere’de değil tüm dünyada saygınlığı su götürmez olan Ken Loach, 2016’de hem 80. yaşını kutladı hem de 50. filmi Ben, Daniel Blake’i çekti. Yönetmen Louise Osmond, tiyatro yönetmenliği yaptığı ilk günlerinden TV dizilerine, oradan da ödüle doymadığı usta yönetmenliğine, Loach’un kariyerine derinlemesine bir bakış atıyor. Sette çekim yapmasına izin verilen Osmond, büyük ustanın son filmi Ben, Daniel Blake’in çekim aşamasını yakından gözlemliyor. Filmde Loach’la yapılan röportajların yanı sıra aralarında Cillian Murphy, Gabriel Byrne, Paul Laverty, Nell Dunn, Alan Parker, Melvyn Bragg, Sheila Hancock, Ricky Tomlinson, Chris Menges, Crissy Rock ve Barry Ackroyd’un da bulunduğu dostları, rakipleri, çalışma arkadaşlarıyla yapılan söyleşiler yer alıyor.

25-Mifune: Son Samuray (Mifune: The Last Samourai)

170 kadar filmde rol alan Toshiro Mifune, Japon sinemasının Altın Çağı’nın en büyük oyuncularındandı. Mifune 1950’lerde ve 1960’larda Akira Kurosawa’nın çektiği birçok filmde rol aldı ve bu işbirliği, chanbara adı verilen, kılıç düellolu dönem filmlerini, Japon toplumunu inceleyen sert hikâyelere dönüştürdü; tıpkı John Ford ile John Wayne’in Amerika Western’lerini değiştirmeleri gibi. Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapan bu belgesel, bu birliktelikten çıkan Raşomon, Yedi Samuray, Kanlı Taht, Yojimbo ve Kızıl Sakal gibi efsanevi filmleri incelerken Keanu Reeves’in anlatımıyla Mifune’nin hayat hikâyesini ve samuray janrının gelişimini ortaya koyuyor.

 

PAYLAŞ
Önceki makale28. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Dünya Sineması
Sonraki makaleİstanbul Kırmızısı
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK