Submarino

Submarino

346
0
PAYLAŞ

Nick ile küçük kardeşi, alkolik ve sorumsuz anneleriyle sefil bir hayat sürmektedirler. Çocukluklarında yaşadıkları bir trajediden sonra nasıl, ne şekilde koptuklarını göremeden iki kardeşin ortayaşlarını izlemeye başlarız. Nick bir kavga sonrası aldığı cezanın ardından hapisten yeni çıkmıştır. Tek başına, yurt tipi odalardan oluşan bir binada sürekli içerek yaşamaktadır. Komşusu Sophie ile cinsel, uzun zaman sonra karşılaştığı eski arkadaşı Ivan ile kimyası bozuk bir ilişki yaşamaktadır. Ivan şimdi yarım akıllı bir evsizdir ve aynı zamanda Nick’in hayatının aşkı Ana’nın ağabeyidir. Ana evlenmiş, bir de çocuk doğurmuştur. Öte yandan filmde adıyla anılmayan Nick’in kardeşi ise karısını bir kazada kaybetmiş, oğlu Martin ile birlikte yaşayan uyuşturucu bağımlısı bir adam olmuştur. Annelerinin ölüm haberini alan iki kardeş yıllar sonra cenazede birbirleriyle karşılaşırlar. Çocukluklarındaki sefaleti farklı şekillerde de olsa hâlâ yaşamaya devam eden kardeşlerin trajedisi, yetişkinliklerinde de sürecektir.

Jonas T. Bengtsson romanından Tobias Lindholm ve Thomas Vinterberg’in senaryolaştırdığı, özellikle 2005 yapımı Dear Wendy ile çok beğendiğim Vinterberg’in yönettiği Submarino, Semih Kaplanoğlu’nun Bal ile Altın Ayı kazandığı Berlin Uluslararası Film Festivali’nin aday filmlerindendi. Danimarka Film Akademisi Danske Filmskole’a bugüne kadar kabul edilmiş en genç öğrenci (19 yaşındayken) ünvanını koruyan Thomas Vinterberg, Dogme95 akımının en hararetli zamanlarında Lars von Trier gibi pek çok yönetmenle eğitimini pekiştirmiş bir yönetmen. Buna rağmen ilk önemli çıkışını aralarında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi çeşitli ülkelerin yer aldığı yapım ekibinin desteğiyle çekmesi, onun hakkında tam mânâsıyla bir fikir edinmemi engellemişti diye düşünüyordum.

2007’de çektiği En mand kommer hjem’i ise, genel olarak İskandinav komedilerine olan soğukluğum nedeniyle izlememiştim. Ancak Danimarka-İsveç ortak yapımı Submarino’nun türlü beslenme kaynaklarına ve İskandinav ortak sinema dilinin taşıdığı benzerlikleri barındıran sert dramatik yapısına karşın, tümüyle Vinterberg’in kendine ait bir film olduğunu düşündüm. Konu itibariyle cenazede buluşan birbirinden kopuk aile fertlerinin geçmişleriyle yüzleşmelerinden oluşan alışıldık bir dram beklentisi olabilir. Ancak Submarino’da bu cenaze, sadece çocukken çok kötü bir deneyimi paylaşmış ve bunun sonucunda kendilerini suçlamaktan normal hayata tutunamamış iki kardeşin karşılaştıkları bir yer olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Hikâyenin odaklandığı esas mesele, kardeşlerin bu olay sonrası kendilerine çizdikleri ya da zor şartların onları çizmeye zorladığı ayrı yolların nasıl engellerle dolu olduğu.

Bu engelli yolların yürünmesi sırasında bireye ait türlü zor yaşam şartlarının, çocukluktan kalma travma ve suçluluk duygularını istemeyerek de olsa yetişkinliklerine taşımış iki adam üzerindeki baskısı zedeleyici oluyor. Nick üzerindeki baskı, onun güçlü yapısı sayesinde daha içsel şekillerde belirirken, kardeşinin dramı çok daha yıkıcı etkilere sahip. Nick’in hapisten çıktıktan sonra izlemeye başladığımız hikâyesi bir süre sonra kardeşinin hikâyesiyle birleşiyor. Bu ikinci hikâyenin ilki ile birleşmesinden önce bir miktar geriye gittiğinin de farklı açılardan tekrar izlediğimiz bazı ayrıntılar sayesinde anlaşılması başarılı bir kurgu tekniği olarak ortaya çıkarken, bu durumu fazla sulandırmadan ve kafaları karıştırmadan yoluna devam ediyor film. Diğer kardeşin bir baba ve uyuşturucu müptelası arasında gidip gelen psikolojik durumu da Nick’in hikâyesiyle hemen hemen aynı ruh hâli, ama biraz daha gergin ve dramatik bir tonla ele alan Vinterberg, son bir kesişme noktasıyla ve çok mânalı bir finalle Submarino’yu noktalıyor. Jakob Cedergren’in sert ve karizmatik sakinliği, Peter Plaugborg’un gergin ve naif zayıflığıyla çok iyi dengelenmekte. Bu durum da filmi zaten bulunduğu üst noktadan biraz daha yukarılara taşımakta.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleDemon
Sonraki makaleMalmhaus
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK