37. İstanbul Film Festivali Önerileri

37. İstanbul Film Festivali Önerileri

2438
0
PAYLAŞ

37.İstanbul Film Festivali’nde bilet satışları 24 Mart 2018 tarihinde başlıyor. Biletler satışa çıkmadan önce Garantili Tercihler, Umut Vaat Edenler ve Mayınlı Bölge olmak üzere üç temel kategoride bizler de festival önerilerimizi listedik.

GARANTİLİ TERCİHLER

Dovlatov

1971, Leningrad. Ölümünden sonra ünlenecek Rus yazar Sergei Dovlatov, günlerini yazılarının yayımlanmasının koşulu olan Yazarlar Sendikası’na üyeliğini kovalayıp ufak yazı işleriyle geçirir. Akşamları ise caz dinlenen partilerde kentteki sanatçı ve yazarlarla bir araya gelir. Under Electric Clouds’un yönetmeni Alexey German Jr., Berlin’de dünya prömiyerini yapan yeni filminde Dovlatov’un hayatından altı günü anlatıyor ve bu hikâye üzerinden dönemin entelektüel çevresi ve onların Brejnev zamanı Sovyetler Birliği’yle ilişkisinin de portresini sunuyor. Yönetmen, John Steinbeck’ten Vladimir Nabokov’a uzanan referanslarla dolu senaryosunu, koreografileriyle büyüleyen sahnelerle aktarıyor.

Ev (The Home)

Yaşlı bir adamın ölümünden geriye bir vasiyet kalır: Bedeninin tıbbi araştırmalar için bir üniversiteye bağışlanması. Ancak, yıllar sonra evine geri dönen kızı Sayeh, babasının bu son dileğini rahatsızlıkla karşılar ve yerine getirmek istemez. Bunun üzerine yakınları devreye girerek kararında direten Sayeh’i ikna etmeye çabalarlar. Asghar Yousefinejad, tek mekânda geçen ve olağanüstü bir yönetmenlikle kotardığı ilk uzun metrajlı filminde, bir vasiyetin hikâyesini anlatırken hem mizaha hem de gerilime alan açıyor. Neredeyse tek bir mekânda geçen ve sürükleyici psikolojik gerilimini hiç kaybetmeyen Ev, Sayeh’i canlandıran Mohadeseh Heyrat başta olmak üzere bütün oyuncularının harika performansıyla da dikkat çekiyor.

Ex Libris: New York Halk Kütüphanesi (Ex Libris: The New York Public Library)

Kariyerini kurumların iç yüzüne, işleyişlerine ışık tutan gözlemci belgesellere adayan efsane belgesel yönetmeni Frederick Wiseman’ın yeni belgeseli, prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nden bu yana çok konuşuldu ve övgü topladı. Ex Libris: New York Halk Kütüphanesi, adını aldığı, dünyanın en büyük şehir kütüphanelerinden birinin içyüzünü mercek altına alıyor ve ritüellerini perdeye taşıyor. Özgün bakışıyla sinema tarihinde kendine sağlam bir yer edinen Wiseman, yine meselesine müdahil olmadan, mesafesini koruyarak, sinemasına has bir “tanık olma” hissi yaratıyor izleyen üzerinde. Günümüzde tehdit altında olan kültürel tarihe ve gerçekliğe dair çok özel bir belgesel.

Lean on Pete

45 Yıl ve Weekend / Hafta Sonu ile küçük ve basit öykülere yaklaşımındaki hassasiyet ve zarafetle sinemaseverler tarafından baş tacı edilen İngiliz yönetmen Andrew Haigh, son filminde de bu hünerini sürdürüyor. Babası tarafından maddi ve manevi yoksunlukla büyütülen 15 yaşındaki Charley Thompson, yarış atlarının tutulduğu bir ahırda iş bulur. Burada Lean on Pete adında, iddialı olmaktan uzak bir yarış atıyla çok özel bir bağ kurar. Yönetmen Haigh, Willy Vlautin’in çok sevilen romanından uyarladığı filmde, ABD kırsalının melankolik bir portresini çizerken Charley’nin genç ve umut dolu dünyasına duygusal açıdan kayıtsız kalması imkânsız bir atmosfer yaratıyor.

Kelebekler

Bir astronot suratı yakın plan kameranın önündedir. Bu astronot Cemal’dir. Kenan, geçinmek için ev videolarına seslendirme yapmaktadır. Anaokulu öğretmeni Suzan, sınıfta çılgınca ağlamaktadır. Onlar, Mazhar’ın oğulları ve kızıdır. Şimdi, 30 yıl ayrı kaldıktan sonra, babaları onları Hasanlar Köyü’ndeki evlerine geri çağırır. Nedenini bilmezler. Hasanlar’a vardıklarında babalarının öldüğünü öğrenirler ve babaları, vasiyetinde, köyün acayipliklerinden biri olan kelebeklerin gelişinde gömülmeyi istemiştir. Ne birbirleri ne de babaları hakkında hiçbir şey bilmeyen üç kardeş, kelebeklerin zamanını beklerken bu köyde vakit öldürmek zorunda kalırlar. Babaları ve birbirleri hakkında bir şeyler buldukça kendileri hakkında daha çok şey öğrenmeye başlarlar.

Köpek Adası (Isle of Dogs)

Oyuncak gibi setlerin, görsel zenginliğin, masalsı hikâyelerin ustası Wes Anderson’ın Berlin Film Festivali’nin açılışında gösterilen son filmi Köpek Adası, Japonya’da geçen bir animasyon. Seslendirme kadrosu birçok yıldız barındıran filmin kahramanı, Atari adında 12 yaşında bir çocuk. Yaşadığı Megasaki kentinin bütün köpekleri bir çöplük adasına sürülünce Atari uçan bir araca atlayıp bu adada kendi köpeğini aramaya başlar. Gerisi Wes Anderson’ın sınırsız hayal gücünün yansıması olan aksiyon, macera ve duygu dolu, çocuklarla köpeklerin kahraman olduğu epik bir masal.

Tarihsiz, İmzasız (Bedoune Tarikh, Bedoune Emza)

İlk filmi 9 Mayıs, Çarşamba daha önce festivalde gösterilen Vahid Jalilvand’ın son filmi, suçluluğun pençesinde kıvranan bir doktorun trajik günlerini mercek altına alıyor. Namuslu ve ilkeli bir adli tabip olan Doktor Kave bir trafik kazası yapar ve 8 yaşında bir oğlanın yaralanmasına sebep olur. Ertesi gün, çocuğun öldüğünü öğrenir. Acaba bu ölüme kendi kazası mı yol açmıştır, yoksa konulan gıda zehirlenmesi teşhisi doğru mudur? Korkaklık, şüphe ve dürüstlük gibi kavramları ahlaki bir ikilem üzerinden sorgulayan Tarihsiz, İmzasız, özellikle oyuncularının çarpıcı performansları ve senaryosuyla dikkat çekerken İran sinemasının son yıllardaki yükselişinin nedensiz olmadığını vurguluyor.

Transit

Alman auteur Christian Petzold’un Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan son filmi, günümüzün göçmen krizine Avrupa’nın geçmişinden bakıyor. Anna Seghers’in 1942 tarihli romanından uyarlanan filmde Nazi işgalinden kaçan Georg adında bir adam, elinde evrakları bulunan, ölmüş bir yazarın kimliğini üstlenir. Georg Marsilya’dan gemiye binebilmek için beklerken kendi gibi birçok mülteciyle tanışır; ama gizemli Marie ile tanışınca planları değişir. Christian Petzold, tarihten ödünç aldığı bir hikâyeyi günümüz Marsilya’sında çekerek hem 75 yılda çok az şeyin değiştiğini vurguluyor hem de göçmenlik ve arada kalmışlığa dair sinemasal bir tartışma alanı açıyor.

You Were Never Really Here

Lynne Ramsey’nin Kevin Hakkında Konuşmalıyız’dan 6 yıl sonra çektiği ilk film olan You Were Never Really Here, küçük bir kızı seks tacirlerinin elinden kurtarmaya çalışırken her türlü şiddete başvurmaktan çekinmeyen bir tetikçiyi izliyor. Eleştirmenler kadar izleyicilerin de sözbirliğiyle beğenisini kazanan You Were Never Really Here, Cannes’da Lynne Ramsey’ye En İyi Senaryo ödülünü getirirken, unutulmaz bir anti-kahraman portresi çizen Joaquin Phoenix de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü hakkıyla aldı. Müziklerini Radiohead gitaristi Jonny Greenwood’un yaptığı, özellikle usta yönetmenliği, klasik anlatımı reddeden yaratıcı kurgusu ve karanlık atmosferiyle dikkat çeken film, Jonathan Ames’in öyküsünden beyazperdeye uyarlandı.

UMUT VAAT EDENLER

Ava

Güneş şemsiyeleriyle bezeli bir sahilde çocuklar oynuyor. Suyun sesi, gökyüzünün maviliği ve güneşin sıcaklığı hâkim. Bütün bu kalabalığın ortasında uyuyan bir çocuk Ava. Henüz 13 yaşında. Ruhu uyanıyor ancak gözleri, bir hastalık nedeniyle kapanmak üzere. Genç kızlığına adım adım yaklaşırken, önünde bekleyen sorunlarla baş edebilmek için kendince yöntemler arıyor. Prömiyerini yaptığı Cannes Eleştirmenler Haftası bölümünden ödülle dönen Ava, genç bir kızın büyüme hikâyesini girift bir anlatı üzerinden kuruyor ve dört başı mamur bir sinema duygusu yaratıyor. Yönettiği ilk uzun metrajlı filminde Léa Mysius, oldukça kompleks, görsel olarak çok maharetli bir karakter portresi çiziyor.

Aydede

Küçük yaşta babasını kaybetmiş olan Bekir’in annesi Rabia ile dedesi İlyas, birlikte kasabanın tuhafiye dükkânını işletmektedir. İlyas vefat edince, üzülmemesi için Küçük Bekir’e çok sevdiği dedesinin öldükten sonra Ay’a gidip, Aydede olduğu söylenir. Bekir televizyonda gördüğü Badi filmindeki gibi, bir bisiklet alıp Ay’a uçmayı ve dedesini görmeyi hayal eder. Annesi Rabia ise, ablası ile aralarında çektikleri miras kurasında, oturdukları evle tuhafiye dükkânını kaybeder, ardından ablası ile amansız bir miras kavgasına tutuşur. Yaşadığı platonik aşk, Rabia’nın hayatını daha da zorlaştıracaktır.

Halef

Portakal hasadı için Adana’ya, annesinin yanına gelen Mahir, karşısında beklemediği bir misafir bulur: Yıllar önce bir kaza sonucu ölen abisinin reenkarnasyonu olduğunu iddia eden Halef. Uzak durmaya çalışsa da, farklı vesilelerle bir araya gelmek zorunda kaldığı Halef’in çocukluk yıllarına dair anlattıkları, Mahir’in kafasını karıştıracaktır. Hayvanların bile yeniden dünyaya gelmiş̧ insanlar olduğuna inanılan, tavaf edilen dergâhlar, şifalı taşlar ve muskalarla örülü bu mistik dünyada, hayata rasyonel bakan Mahir’in mistisizme, mistik bakan Halef’inse şüpheciliğe kaymasıyla yalpalayan ve kerterizlerini yitiren iki kardeşin öyküsü, her şeyin başladığı yerde bitecektir.

Greenaway Alfabesi (Het Greenaway Alfabet)

Greenaway Alfabesi, festivale birkaç kez konuk gelen, Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı, Sayılarda Boğulmak ve Gece Bekçisi gibi yapıtlarının çoğunu izlediğimiz, yenilikçi yönetmen Peter Greenaway’in sinemasına, sanat görüşüne, ilişkilerine ve aile yaşamına samimi bir bakış atıyor. Greenaway’in eşi, multimedya sanatçısı Saskia Boddeke’nin yönettiği bu ilk belgesel, alfabede olduğu gibi A harfinden başlayarak bir yandan sanatçının 16 yaşındaki kızı Zoë ile çeşitli konular üzerine spontane muhabbetlerini takip ederken, bir yandan da dünya görüşünü ve sanatını etkileyen öğeleri kapsıyor. İlk gösterimini IDFA’da yapan Greenaway Alfabesi, hem dünyaca ünlü bir sanatçı olarak hem de zamanı kısıtlı bir baba ve eş olarak Greenaway’in benzersiz bir portresini çiziyor.

Korkunç Anne (Sashishi Deda)

İlk gösterimini Altın Leopar için yarıştığı Locarno Film Festivali’nde yapan ve ülkesinin Oscar adayı olan Korkunç Anne, her şeyi karşısına alıp tutkusunun peşinden gitmeye karar veren elli yaşındaki ev kadını Manana’yı izliyor. Ömrünü ailesine adamış olan Manana, yıllardır bir roman yazmak istemiş ancak bu niyetini baskılamıştır. Sonunda yazı yazmayı seçtiğinde her şeyi feda etmeye hazırdır—hem ruhsal hem de fiziksel anlamda… “Kısıtlamalar hakkında bir film bu; öğrendiğimiz bazı ahlaki kodlar ve baskıya yol açan kalıplar hakkında” diyen Gürcü yönetmen Ana Urushadze’nin bu ilk uzun metrajlı kurmaca filmi absürd mizahi tonları, yaratıcılık mekanizmalarına bakışı ve özgürleşen kadın figürünü ele alışıyla birçok uluslararası festivalde kendine yer buldu.

Pororoca

Adını Amazon nehrindeki dev gelgit dalgalarından alan, Romen Yeni Dalga sinemasının yeni başarılı örneklerinden Pororoca, beş yaşındaki küçük kızlarının ortadan kaybolmasıyla hayatları alt-üst olan bir aileyi gözlemliyor. Yönetmen Constantin Popescu, bu üçüncü uzun metrajlı filminde özellikle 18 dakikalık kesintisiz park planıyla teknik kusursuzluğu yakalıyor. Babayı oynayan Bogdan Dumitrache’ye dünya prömiyerini yaptığı San Sebastian Film Festivali’nde ödül getiren Pororoca, öfke, keder, suçluluk, çaresizlik ve takıntı gibi insani duyguları bir kayıp olayı üzerinden ele alarak belki de her anne-babanın aslında korkup çekindikleri bir olguyu perdeye taşıyor.

Sonsuz Futbol (Fotbal Infinit)

Çağdaş Romen sinemasının en yetkin yönetmenlerinden Corneliu Porumboiu, bu kez şaşırtıcı toplumsal dramlarından uzaklaşarak tüm dünyanın ortak ilgisini toplayan ender etkinliklerden futbola odaklanıyor, ama elbette kendi tarzında. Filmde Porumboiu, 80’lerde futbol oynarken bacağını kıran eski futbolcu yeni bürokrat arkadaşı Laurentiu Ginghina ile sohbet ediyor çünkü Ginghina kendince bir “futbol devrimcisi”, amacı da bu sporu “Sonsuz Futbol” adını verdiği bir versiyona yükseltmek. Devrimci fikirleri arasında korner köşelerini kırparak sahayı sekizgene dönüştürmek de var. Futboldan Avrupa Birliği’ne bin bir konuya değinen Sonsuz Futbol umut, değişim, yaşam ve elbette futbol hakkında eğlenceli bir belgesel.

Styx

Okyanusun ortasında bir fırtına, mültecilerle dolu batmak üzere olan bir tekne ve tek başına bir kadın… Şubat ayındaki Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde ilk gösterimini yapan Styx, 40 yaşlarında Avrupalı bir kadın doktorun hayal tatilinin mülteci kriziyle nasıl kesiştiğini anlatıyor. Rike, Cebelitarık’tan teknesiyle tek başına okyanusa açılıyor ve Ascunsion adasına doğru yola çıkıyor; ancak yolda feci haldeki bir mülteci teknesiyle karşılaşıyor. Düzenli, huzurlu, tasasız yaşamlarını sürdüren Avrupalıların hümanizmasının ve umudunun okyanus sularında çaresizlikle yok oluşunu izleyen Styx, olabildiğince az diyalog ve sürprizli senaryosuyla günümüzün en zorlu toplumsal sıkıntılarından birini serinkanlılıkla ele alıyor.

The Rider

Festivalde ilk filmi Songs My Brothers Taught Me / Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar’ı izlediğimiz Chloé Zhao’nun yeni filmi, hayatın gerçekliğini sinemanın büyüsüyle ustaca bir araya getiriyor. Filmin izlediği genç binici Brady, rodeo sırasında kafasına aldığı neredeyse ölümcül darbenin ardından iyileşmeye çabalamaktadır. Yeniden at binmesi olanaksız olunca, amaçsızlık içinde, kim olduğuna, ne yapmak istediğine dair cevapsız sorular oluşur zihninde. Kendini oynayan bir kovboyun gerçek yaşamından aldığı kesiti görsel bir mucizeye ve Amerikan tipi erkekliğin gerçekçi bir eleştirisine çeviren Zhao , görsel dünyasıyla Terence Malick, anlık yaklaşımıyla Cassavetes, toplumsal gözlemciliğiyle de Kelly Reichardt’ı anımsatıyor.

MAYINLI BÖLGE

Tuzdan Kaide

Zamanda takılı kalmış otuzlu yaşlarındaki lanetli bir kadın, mağarayı andıran bir odada yaşar. Şehre yaptığı ender ziyaretlerde, iblislerin musallat olduğu bir sandalcıyla sohbet eder. Eski bir televizyon tamircisi, terk edilmiş bir botanik bahçesi, masa tenisi oynanan ücra bir bodrum katı gibi şehrin muhtelif yerlerinde ikiz kardeşini arar. Zamandan kopmuş, mekânı belirsiz bu yolculukta, aynı rüya tekrar tekrar anlatılır.

Dokunma Bana (Touch Me Not)

Yakınlık ihtiyacı, cinsel fetişler ve estetik güzelliğin farklı tanımları, Berlin’de Altın Ayı’ya layık görülen bu ilginç Romen filminin ana temaları. Kurmaca film, psikoterapi seansı, rol oyunları ile belgesel arasında tanımsız bir noktada duran Dokunma Bana, filmin yönetmeninin de dahil olduğu ilginç karakterlerini felsefe tartışması, beden egzersizi ve ruhsal sağaltım seansları arasında gözlemliyor. Romen yönetmen Adina Pintilie’nin ilk uzun metrajlı bu filmi, beden algılarını sonuna kadar zorlarken önyargıların ne kadar yıkıcı olduğunu gözlemleyen deneysel bir dram.

Karanlıklar Vadisi (Skyggenes Dal)

İlk gösterimini Toronto Film Festivali’nde yapan Karanlıklar Vadisi, İskandinav masallarından esinlenen yeni nesil gotik bir film. Filmin küçük kahramanı Aslak, yalnız annesiyle hayatını sürdürmeye çalışan bir çocuktur. Civardan bazı hayvanların öldürüldüğü haberleri gelir. Bu katliamı gerçekte neyin yaptığını öğrenmek isteyen Aslak, bir gün kaybolan köpeğinin peşinden ormanın derinliklerine dalar. Çekimlerini 35mm filmle yaptığı ilk filminde yönetmen Jonas Matzow Gulbrandsen, Nordik efsanelerini anımsatan nefes kesici görüntüleri Krzysztof Kieslowski’nin vazgeçemediği Zbigniew Preisner’in film için bestelediği müzikle birleştiriyor ve çocukluk korkularının gizemli tedirginliğini perdeye taşıyor.

Kelimelerin Ötesi (Pomiedzy Slowami)

Festival izleyicisinin Mavi Kod ve Özel Hayatlar filmleriyle tanıdığı Urszula Antoniak’ın son filmi, aile, kökenler, yurt ve yurtsuzluk üzerine sorular soran, dokunaklı bir baba-oğul hikâyesi anlatıyor. Siyah-beyaz sinematografisi ve gayet stilize tarzıyla göz dolduran Kelimelerin Ötesi, Almanya’da yaşayan Polonyalı avukat Michael’ı merkezine alıyor. Göçmen davalarıyla ilgilenen karizmatik avukat Michael, bir gün, öldüğünü sandığı babasıyla karşılaşır. Baba-oğul birlikte zaman geçirdikçe Michael yalnızca aile bağlarının değil göz ardı ettiği kökenlerinin de ona acı verdiğini hatırlayacaktır. Kelimelerin Ötesi yalnızca bir aile dramı değil, dil üzerinden milliyetçiliği sorgulayan özgün bir göçmen filmi.

Köpek (Chien)

İlk gösterimini Locarno Film Festivali’nde yapan Köpek, tüm umudunu tüketince köpek olmaya karar veren bir adamın hikâyesini anlatıyor. Mars’tan Haberler Var’da izlediğimiz Vincent Macaigne’in canlandırdığı Jacques, hayatta değer verdiği her şeyi kaybedince kendince bu en düşük toplumsal konumu seçer. Azimli bir evcil hayvan dükkânı sahibi, Jacques’ı köpeği olarak sahiplenir ve eğitmeye başlar . Yönetmen Samuel Benchétrit’in kendi romanından sinemaya uyarladığı Köpek kişiliksiz, ruhsuz, isimsiz ve insaniyetini kaybeden bir toplumun mizahi portresini “görünmez” olmayı seçen bir adam aracılığıyla çiziyor.

Sevme Beni (Love Me Not)

Festival seyircilerinin Şiddet Güzeli’nden tanıdığı Alexandros Avranas bir kez daha maddi ve manevi çöküntü içindeki Yunan toplumuna odaklanıyor. Çocuk sahibi olmak isteyen bir çift, taşıyıcı anne olması için genç bir göçmen kızla anlaşır. Çiftin villasına taşınıp onlarla yaşamaya başlayan kız bir yandan bu yeni hayata alışmaya bir yandan da çifti yakından tanımaya çalışır. İşler yolunda giderken bir kaza her şeyi altüst eder. Toplumsal dramdan gerilime oradan da korku filmine evrilerek türler arası bir gezinti yapan Sevme Beni gerçek olaylardan esinlenen rahatsız edici senaryosu ve acımasız toplumsal eleştirisiyle seyircileri ahlaki sınırlarını sorgulamaya zorluyor.

Yüz (Twarz)

Wimie… / …adına’yla Teddy ve Beden’le En İyi Yönetmen ödüllerini kazandığı Berlin Film Festivali’nden Yüz’le Jüri Büyük Ödülü alan Polonyalı yönetmen Malgorzata Szumowska, yüz nakli ameliyatı üzerinden derin bir kimlik ve toplum eleştirisi yapıyor. Filmin ana karakteri, Polonya’da bir kasabada yaşayan ve buradan kaçma hayalleri kuran, metal müzik hayranı Jacek. Dünyanın en büyük İsa heykelinin inşaatında çalışan Jacek’e geçirdiği iş kazasının ardından Polonya’nın ilk yüz nakli uygulanır. Ameliyatın ardından herkesin Jacek’e karşı davranışı değişir. Kimlik, beden ve toplum politikalarına ciddi ancak kara mizahı ihmal etmeyen bir bakışla yaklaşan Szumowska, filmini “yetişkinler için bir masal” olarak tanımlıyor.

 

PAYLAŞ
Önceki makalePatti Cake$
Sonraki makaleDüttürü Dünya
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK