Of Time and the City

Of Time and the City

292
0
PAYLAŞ

Terence Davies’in Zaman ve Şehre Dair isimli belgeseli İkinci Dünya Savaşı sonrasının yıkıntılarından, görece sınırlı sosyal yaşantısından, işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı banliyö mahallelerinden ve katı Katolik din öğretisinden besleniyor. İngiltere’nin yaşadığı bütün değişimi alaycı bir bakış açısıyla gözler önüne serdiği gibi bir yanıyla da İngiltere’nin resmi ve gayri resmi tarihini de bir bütün olarak sunuyor.

İngiltere’nin en eski şehirlerinden biri olan liman kenti Liverpool aynı zamanda İngiltere’nin bütün gücünü ve görkemini de temsil eden şehirlerin başında geliyor. İngiltere deniz gücüyle dünyadaki hâkimiyetini sağlamlaştırırken, bu küçük liman kenti de İngiltere’nin gelişimiyle koşut olarak büyümekteydi. Ülkenin deniz gücü arttıkça liman kentleri de gelişip zenginleşti. Sanayi Devrimi’nin ardından gelişmişliğin göstergelerinden sayılan buharlı gemilerle birlikte liman kentleri zirve yaparken, herkes ileride yaşanacak büyük savaşlardan ve ekonomik bunalımlardan habersiz gelişimin keyfini çıkarıyordu. Sanayi Devrimi’nden sonra mesaileri artan, ücretleri azalan ve emekleri sömürülen işçi sınıfı yine ilk isyan bayrağını liman kentlerinden yükseltecekti. Liman kentlerinde yaşayan işçiler yavaş yavaş ülkedeki mevcut güçlerinin farkına varırken, bir yandan da dünyayı değiştirecek olan büyük savaşlar yaklaşmaktaydı. Savaşlardan sonra artık dünyada eski otoritesi kalmayan İngiltere, birer birer sömürgelerini kaybederken, ülkenin yaşadığı çöküşün simgesi tıpkı gelişimin simgesi gibi yine liman kentleri olacaktı. Liverpool bu yapısı nedeniyle İngiltere’nin hem zirvesiydi hem de dibiydi. İnsanların cennette yaşamayı umarken, bir anda çöküntüyle karşılaştıkları, umudun ve umutsuzluğun birleştiği yerdi.

Ülkenin yükselişine ve çöküşüne yakından tanıklık etmiş bu kentte, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden kısa bir süre sonra dünyaya gelen Terence Davies, Zaman ve Şehre Dair’in büyük bölümünde çocukluğunun Liverpool’una bir ağıt yakıyor. Artık sadece arşiv görüntülerinde kalan çocukluğunun geçtiği yerleri önce arşiv görüntüleri aracılığıyla yeniden yaşıyor; savaş sonrasının yıkıntıları üzerine inşa edilen kenar mahallerin etrafında dolaşıyor, bacası tüten fabrikaların dumanlarını soluyor, okulda ezberletilen şarkıları mırıldanıyor, Katolik din öğretisinin kendisinde açtığı yaralara parmak basıyor… Sonra da zamanın geçip gidişini ve çocukluğunun geçtiği kente şimdi nasıl yabancı kaldığını anlatıyor.

Davies’in çocukluk anılarının geçtiği doğup büyüdüğü şehir olan Liverpool bir süre sonra ülkenin gelişimiyle koşut olarak evrim geçiriyor ve kendini değişimin hızına teslim ediyor. Bizler, Davies’in ve kentin masumiyetini kaybedişine tanık olurken öte yandan da İngiltere’nin yakın tarihinin izdüşümleri karşımızda beliriyor. Muhafazakar Parti’nin iktidarı sonrası ekonominin kötüye gidişi, işçi sınıfının artan sefaleti, II. Elizabeth’in görkemli tahta çıkış seremonisi, İşçi Partisi’nin ekonomik düşüşü bir türlü engelleyemeyişi ve yine sönen hayaller… Ülkenin en büyük dini yapılarından olan koca katedrallerin yanlarına eklenen endüstriyel, kişiliksiz ve dev cüsseli devlet binaları, birbirinin tıpkısının aynısı olan yaşam alanları ve biteviye bir yorgunluk ve yabancılaşma hali… Fakirlik arttıkça daha da görkeme kavuşan kentin mimarisiyle tezat oluşturan insanların yaşamları ekranda ardı ardına sıralanırken değişen tek bir şey oluyor: Arşiv görüntüleri yerini güncel görüntülere bırakıyor. Bu çarpıcı değişim aslında bir anlamda Zaman ve Şehre Dair’in melankolisini de bizlere özetliyor. Davies’le birlikte bir şehir de masumiyetini kaybediyor ve biz bu değişimin tanıkları oluyoruz. Neredeyse her şey için bir kuyruğa girilen, haftada bir kez dışarı çıkılıp topluca eğlenilen, radyoda futbol maçlarının sonuçlarına kulak kabartılan, sinemanın ölümsüz kahramanlarına âşık olunan ve yapılan her eylemden sonra bilinçaltının histerik bir şekilde hatırlattığı “günah” korkusunun yaşandığı o siyah-beyaz günler gidiyor ve yerine sürekli bir koşuşturmanın yaşandığı, fakirliğin ve lüksün arttığı, çarpık yapılaşmanın her yanı sardığı, renkli görüntülerine karşın sıradan insanların yaşadığı bir kent kalıyor.

Davies’in belgeseli hem kendisinin hem de yaşadığı şehrin değişimini anlatırken bu değişim üzerinden geçen zamana da vurguda bulunuyor. Zaman akıp giderken, kısa bir süre önce mahallelerinin kenarında oynayan çocuklar daha sonra yürümekte zorlanan yaşlılar olarak karşımıza çıkıyor. Şehir kabuk değiştirip ritim kazanırken, insanlar yaşlanıyor ve zaman onların gençliklerini alıp gidiyor. Bu noktadan sonra şehrin melankolisi zamanın ağırlığıyla birleşiyor. Zaman düşlerde geçerken, şehir de karanlığa teslim oluyor. Dayanışma, dini inançlar, okul, sinema, futbol maçları ve popüler müzik eşliğinde geçen gençlik yılları yerini dinginliğe bırakıyor. Zamanın dinginliğine… Zaman ve değişimin birbirleriyle iç içe olan ilişkisini kendi hayatı üzerinden anlatan Davies, bu sayede bizlere de zaman üzerine çekilmiş en sıra dışı ve melankolik belgesellerden birini sunuyor. Bir ülkenin, bir şehrin, bir adamın tarihi ve anıları bir süre sonra zamanın değişimiyle birlikte yaşamlarımıza da sızıyor.

Not: Bu yazı ilk defa Altyazı dergisinin 85. sayısında (Haziran 2009) yayımlanmıştır.

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makaleCold War
Sonraki makalePera Müzesi’nde Sergei Parajanov Üzerine Söyleşi
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK