Münir Özkul: Kel Hasan’ın Ahfadından Bir Şehr-i Komik

Münir Özkul: Kel Hasan’ın Ahfadından Bir Şehr-i Komik

363
0
PAYLAŞ

Ayşen Gruda, Zeki Alasya’nın vefatından sonra bugün her evden bir cenaze çıktı demişti. Sanıyorum aynı şey Münir Özkul için de geçerlidir. Yaşı biraz daha evvel zamanlara uzananlar onun tiyatrocu kimliğini bilir, şanslı olanlar sahnesine de şahit olmuştur ama yaşı yetmeyenler de en azından Arzu Film hesabına çektiği filmlerdeki karakterlerine aşinadır. Özkul, esasında Haldun Dormen’in tabiriyle komik değildir; kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir komedyendir. Fakat Türk sineması onun komedyen kimliğini yeterince kullanmamış, daha çok onu dramada keşfetmiştir. Özkul hafızalarımızda tuluat gösterilerinden, Kanlı Nigar oyunundan, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyunundaki Tomas Fasülyeciyan tiradından çok Mavi Boncuk’taki Yaşar Baba, Hababam Sınıfı’ndaki Kel Mahmut ya da Bizim Aile’deki Yaşar Usta rolüyle yer eder. Ancak Kel Mahmut’a, Yaşar Usta’ya gelene kadar Özkul uzun ve zorlu bir yolculuktan geçmiştir.

15 Ağustos 1925 tarihinde Bakırköy’de doğan Özkul, mütevazı bir ailenin hem en küçük hem de tek erkek çocuğudur. Kendi tabiriyle ailenin tek erkek çocuğu olması nedeniyle şımartılarak büyütülür. 1940’larda Bakırköy’deki Miltiyadi Sineması’nda film izlerken Özkul’un damarlarına sinemacılık mikrobu çoktan girmiştir bile… 1940’ta Bakırköy Halkevi temsil koluna kayıt olur. Amatör de olsa tiyatroculuğa henüz on beş yaşında başlar. Oyunculuğu bir içgüdü olarak tanımlar. Sıklıkla aktör olmasaydım, hiçbir şey olamazdım, der. Oyunculuğa olan gönülden bağlılığına karşın, Özkul’un büyük bir dezavantajı vardır. Topluma uyum sağlama, göz önünde olma ve rahat davranma konusunda büyük sorunlar yaşar. Bu yüzden de küçük yaşlarda alkole başlar. Sahne korkusunu ancak alkol alarak yenebilir. O dönemde Bakırköy Halkevi’nde temsillerde yönetmenlik yapan Sadık Şendil’in bir tavsiyesini ise hiç unutmaz: Tiyatro babanızın evidir, o kadar tabii ve samimi olun!

Uzun süren lise hayatı ve çeşitli iş deneyimlerinden sonra Sadık Şendil’in de tavsiyesiyle Ses Tiyatrosu’na girer. Buradaki temsillerde ilerleyen yıllarda büyük oyuncular olarak adından söz ettirecek önemli bir jenerasyonla birlikte başarı yakalar. Ancak hâlâ Özkul yeteneğinden ve kendisinden emin değildir; başarısızlık korkusunu bir türlü aşamamıştır. Beyoğlu’nda Ses Tiyatrosu’ndaki temsili bittikten sonra bir ritüel canlandırırcasına her akşam Sirkeci Garı’na doğru yürür. Yolda sık sık nasıl oldu da oyunu başarılı bir şekilde oynadım diye kendi kendini sorgular ve ağlamaya başlar. Topluluk önüne çıktıkça alkol problemi daha da artar.

Bir Yıldız Doğuyor

1950 yılına gelindiğinde Özkul tiyatrodan ayrılmış, iş aramaktadır. Çocukluğunda okulu kırıp Şehzadebaşı’ndaki sinemalarda birlikte film izlediği en yakın arkadaşı Sırrı Gültekin yardımına koşar. Yeşilçam’da asistanlık yapan Gültekin’in yardımıyla Özkul Vatan ve Namık Kemal filminde figüranlık yaparak sinemaya adım atar. Çok sonraları filmdeki ufacık rolü için Gültekin, rol ufaktı ama Münir çok büyüktü diyecektir. 1950’lerde Türk sineması hareketlenirken, Özkul da dönem filmlerinde figüranlık yapmayı sürdürür. Üçüncü Selim’in Gözdesi, Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan, Lale Devri ve Barbaros Hayrettin Paşa derken, 1951’de Muhsin Ertuğrul’un açtığı Küçük Sahne’de temsillere katılır. Tiyatro, her zaman onun için birinci öncelik olmuştur. Emeklilik döneminde, “sanat hayatımda sinema yaptığım uzun süre, çok büyük olduğuna inandığım bir boşluktur” sözünü sarf edecektir. Sonraları Küçük Sahne’de pek çok önemli oyunda yer alır. Tiyatroda yeni yükselen yıldızlar arasındadır, parlak bir kariyer Özkul’u beklemektedir.

Sinema sektörü de günden güne güçlenmekte, sektöre yeni yönetmenler, yeni oyuncular ve yeni şirketler girmektedir. O sıralarda en önemli şirketlerden biri durumundaki Atlas Film, Laurel ve Hardy’nin başarısından etkilenerek yerli bir uyarlamasını yapmak ister. Komedi ikilisinden biri Vasfi Rıza Zobu’dur. Zobu’nun karşısında ise Özkul yer alır. Zobu’nun filmde yer alacağını duyan Özkul, teklifi hiç düşünmeden kabul eder.

Sinema ve tiyatroculuk serüveni inişli çıkışlı devam ederken, 1960 yılında arkadaşlarıyla birlikte Özkul kendi tiyatrosuna kurmaya karar verir. Münir Özkul-Uğur Başaran Bulvar Tiyatrosu ismiyle Aksaray’da yeni bir tiyatro açılır. Kendi tiyatrosunda Özkul oynadığı oyunları tekrarlamakta, sıklıkla vodvil, komedi ve Amerikan oyunları sergilemektedir. Özkul ve Başaran ikilisinin yanı sıra Suna Selen, Tuncel Kurtiz, Şevkiye May ve Evrim Fer gibi oyuncular da kadrodadır. İki tiyatro mevsiminden sonra Özkul, Şişli’ye geçerek Münir Özkul Tiyatrosu olarak yoluna devam eder. Fakat 1960’ların ortalarından sonra sinema filmleri sanatçının hayatında ağır basacaktır. Tiyatrodaki diğer arkadaşları gibi Özkul da o yıllarda arka arkaya Yeşilçam’ın sonradan klasikleşecek pek çok filminde yer alır.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Özkul’un sahne korkusunu bastırma çabası, başarısızlık paranoyası ve alkol sorunu gittikçe artmaktadır. Özkul tedavi olmak için en sonunda Bakırköy Akıl Hastanesi’ne yatar. Üç ayda 38 kilo vermiştir ve toplamda on bir defa akıl hastanesine girip çıkmıştır. 1965 yılının Mart ayına kadar tedavi süreci devam eder. Dönemin dergilerine yansıyan haberlerde, Özkul’un akıl hastanesinde Generalin Aşkı isimli oyunun provasını yaptığı, Şişli’deki tiyatroda da “sağlamlara” karşı oyunu sergilediği alaycı bir dille aktarılır.

Kavuk Devri

Özkul’un yeniden sahneye dönüşünde Altan Karındaş’ın teklifi de önemlidir. Karındaş’ın teklifiyle birlikte Özkul Arena Tiyatrosu’nda temsillere katılmaya başlar. 1968 yılının Nisan ayında Arena Tiyatrosu’nda Sadık Şendil’in Kanlı Nigar oyununa başlarlar. Özkul Abdi karakterini, Karındaş da Kanlı Nigar’ı oynamaktadır. Oyun inanılmaz bir ilgi görmekte, seyircinin ilgisi karşısında yeni temsiller yapılmaktadır. 17 Nisan 1968 tarihinde oyunun dördüncü temsili sahnelenirken, Özkul’un ustası da izleyiciler arasındadır. Sahne biter, oyuncular kulise geçer. Kuliste İsmail Dümbüllü, Özkul’un yanına giderek onu öper ve tebrik ederek kendi kavuğunu ona takdim eder. Bunun vasiyeti olduğunu, Kel Hasan’dan kendisine geçen kavuğun yeni sahibinin o olacağını söyler. İki gün sonra aynı olay bu sefer sahnede tekrarlanır. 19 Nisan 1968’te, Arena Tiyatrosu’nun sahnesinde kapalı gişe oynayan Kanlı Nigar oyunundan sonra tarihi bir an yaşanmaktadır. Osmanlı geleneksel temaşa sanatlarının en büyük ustalarından kabul edilen Kel Hasan’dan öğrencisi İsmail Dümbüllü’ye geçen kavuk, bu sefer de Dümbüllü’den Özkul’a geçmektedir. Sahnede, bunu senelerdir ben taşıdım, bundan sonra da sen taşıyacaksın derken herkesi yıllarca güldüren Dümbüllü usta gözyaşlarını tutamaz. Onunla birlikte tiyatrodaki tüm oyuncular gibi Özkul da ağlamaktadır. Seyirciler sessizlik içerisinde olan bitene gözyaşlarıyla eşlik ederken, Özkul da ustasının elini öperek kavuğu onun ellerinden alır.

Tiyatroda yol alırken Özkul, Kel Hasan’ın, Dümbüllü’nün, Hazım’ın, Zobu’nun, Ertuğrul’un öğrencisiyim demiş; herhangi bir oyundaki bir rolü oynarcasına Kavuklu’yu oynamak değil, Kavuklu olmak istiyorum diyerek o günlerde hedefini açıklamıştır. Dümbüllü’nün devrettiği kavukla birlikte Özkul artık o yolun bir parçası, eskilerin tabiriyle şehr-i komiklerin son halkası olmuştur. Uzun ve gelgitli bir yolculuktan sonra Özkul artık istediği, aradığı ve ulaşmak istediği yerdedir. Ancak 1970’lerle birlikte Özkul’un ikinci sinema dönemi de olgunluğa erer ve Arzu Film ekibi içerisinde tiyatroda herkesi güldüren, kavuğu Dümbüllü’den devralan Özkul sinemada da hak dağıtan, halkı ve hakkı savunan öğretmen ve aile reisi rollerinde insanlara geçmişin unutulan değerlerini hatırlatan bir figüre dönüşür. Ancak yine de Özkul’un oyunculuğu tuluat tiyatrosundan izler taşımaktadır. Hababam Sınıfı’ndaki rolü için şöyle der:“Ben Pişekâr’dım, Kavuklu ise bütün sınıftı!”

Bugün belki de çoğumuz Münir Özkul’u Kel Mahmut karakteriyle ya da turşucu Yaşar usta rolüyle hatırlarız. Ailesini bir arada tutmak için fabrikatörlere giriştiği mücadeleyi, Hababam Sınıfı’ndaki çocukları kırmadan, incitmeden eğitmeye çalışmasını takdir ederiz. Ancak önemli bir nokta var ki, Özkul’u büyüten ve besleyen geleneksel Türk tiyatrosudur. O, hiçbir zaman oradan kopmaz. Onun için mücadelesini sürdürür. En sonunda da Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyunundaki Tomas Fasülyeciyan tiradındaki karaktere dönüşür. Fasülyeciyan oyundaki tiradında zaten aktör dediğin nedir ki, diyordu… “Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız.”

Münir Özkul da Kel Hasan’ların, Dümbüllü İsmail’lerin ahfadından bir şehr-i komiktir. Artık onların dönemi de onlar da yoktur. Onların seyircisi de kalmamıştır. Ama Fasülyeciyan’ın tiradındaki gibi tiyatro sahnelerinde replikleri sabahlara kadar fısıldaşarak duyulmaktadır. Dilden dile yayılmakta, yok olup giden bir kültürün izlerini saklamaktadır.

Not: Bu yazı ilk defa Arka Kapak dergisinde yayımlanmıştır.

 

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Twitter

 

PAYLAŞ
Önceki makaleGodard’ın İmgeler ve Sözcükler Filmi Vizyona Giriyor
Sonraki makalePera Müzesi’nde Sergei Parajanov Filmleri Gösteriliyor
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK