Holy Motors

Holy Motors

330
0
PAYLAŞ

Joon-ho Bong, Michel Gondry ve Leos Carax üçlüsünün Tokyo üzerine çektikleri üç kısa filmden oluşan Tokyo! (2008) isimli yapımda, Carax kendi yönettiği bölüm olan Merde’de toplumu tehdit eden bir insanın hikâyesini anlatır. Merde birdenbire yaşadığı kanalizasyondan çıkarak şehirde terör estirmeye, elindeki bombaları rastgele etrafa atmaya başlar. Ansızın çıkan ve modern kent yaşamını tehdit eden Merde’nin gerisinde, toplumsal yaşama yönelik bir eleştiri vardır. Toplumun iğfal ettiği bir kadının çocuğu olduğunu ifade eden Merde, düzene karşı kaos getirendir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, tehdidin “dışarı”dan değil, bizatihi “içeri”den gelişidir. İlk bakışta insan olduğu bile belirsizliğini koruyan, görünüşü, hâl ve hareketleri, konuştuğu işaret dili ve düşünme şekliyle toplumdışındaymış gibi duran Merde’nin film ilerledikçe aslında toplum tarafından yaratıldığını fark ederiz. Böylece Carax’ın absürt ve gerçeküstü hikâyesi politik bir bağlam kazanarak bir toplumsal eleştiriye dönüşür.

Carax’ın filminde öne çıkan bir diğer öğe ise kitle iletişim teknolojileriyle donatılmış, dışarıdan bakıldığında son derece görkemli ve şatafatlı görünen ve bir tür gösteriye dönüşen modern toplumsal yaşantının işleyişidir. Carax, başkarakteri aracılığıyla gösteri ile gerçeklik arasındaki ikircikli ilişkiyi açığa çıkarır ve toplumun gösteri üzerinden şekillendiğini ortaya koyar. Filmin en tepe noktası olan duruşma sekansında, birdenbire toplumsala karşı duran Merde’nin etrafındaki gösteriyi bozduğunu, gösterinin dışına çıktığını ve kurmacada bir yarık açtığını fark ederiz. Yaşanan bu kırılmadan sonra gerçeklik gösterinin içinde birdenbire belirginleşmeye başlar, fakat burada karşılıklı bir yabancılaşma vardır; çünkü gösteri artık tek gerçeklik olmuş, diğer bir ifadeyle gerçekliğin yerini almıştır. Gösteri, toplumsal işleyiş içinde içkinleştiği için toplumun temel dayanak noktalarından biri haline gelir ama unutulmamalıdır ki, gösteri toplumun değil, kendi kendisinin bir ürünüdür. Guy Debord’un ifadesiyle söylersek, gösteri kendi “sahte kutsallığını” ilan eder ve birleştirici olmaktan çok ayrıştırıcı bir güce sahiptir.[1] Görünüşteki ortaklığın gerisinde, ayrı olanları “ayrı olarak” birleştirdiğini görürüz. Dolayısıyla gösterinin yarattığı sahte bir homojenliktir; bu yapının ürettiği “biz” vurgusu hem herkesi hem de hiç kimseyi içerir.

Merde’den Kutsal Motorlar’a Gösteri Toplumu

Carax kısa filminde gösteri toplumunu alaşağı ederek ona provokatif bir saldırıda bulunurken, son filmi Kutsal Motorlar’da bu izleği daha da detaylandırır. Filmde, farklı kimliklere bürünen ve büründüğü kimliklerin yaşantılarını bir performans olarak sergileyen Bay Oscar’ın hikâyesini izleriz. Her şeyin bir simülasyon gibi yaşandığı, yanılsamanın ve yabancılaşmanın sınırlarının belirsizleştiği, benlik yerine personaların belirleyici olduğu bir ortamda gösterinin yanıltıcı doğası da açığa çıkar. Filmde Oscar ne kadar çok kişinin kimliğine bürünürse, aslında hayatı o kadar az deneyimler. Yaşadığı hayatlar başkalarının hayatıdır ve onlara ortak oldukça kendi hayatından uzaklaşır, yersiz yurtsuzlaşır, kimliğinden uzaklaşarak aidiyetsiz kalır. Oscar’ın hüzünlü yabancılaşmasının ve hayatının bir gösteriden ibaret kalmasının yanında, seyirci de Oscar’ın çözülüşüyle birlikte gösteriye katılımını sorgular.

Oscar’ın sürüklendiği farklı yaşamlarda söylediği bir söz, bir yüz ifadesi, bir duygu, tanık olduğu bir sahne ya da kendi kendisiyle kuramadığı ilişki üzerinden yönetmenin esas derdini de anlamak mümkündür. Yönetmen bu tarz sahneleri birer kırılma ve yüzleşme anı olarak kullanır. İnsanların gündelik hayat içinde bir parçası oldukları “büyük yalana” ne denli gömüldüklerini ve kendilerini aldattıklarını açığa çıkarır. Carax’ın Oscar karakteri aracılığıyla film boyunca yapmaya çalıştığı şey, bireyin özneliğini elinden alan ve onu “yalana” ortak eden gösteri toplumunun sunduğu sanal aldanmışlık hissini ortaya çıkararak, bireyi bastırdığı travmasıyla yüzleştirmektir.[2] Carax bu yüzleşmeyi sağlarken, gösteri toplumunu çözümlememiz ve bireyin toplum içindeki rolünü daha iyi kavramamız için çeşitli sembolik temsiller sunar.

Oscar’ın film içinde canlandırdığı kimliklerden biri de Motion Capture (Hareket Yakalama) modelidir. Kişinin üzerine giydiği ışığı yansıtmayan tek parça bir kıyafete eklemlenen hareketi algılayıcı sensörler aracılığıyla kişinin hareketlerini bilgisayarda modellemeye yarayan bu teknolojinin amacı, gerçek bir insanın eylemlerini sanal bir karaktere yansıtmaktır. Filmin kendi anlam dünyasında ise, Oscar’ın canlandırdığı model sadece bir model olmaktan öte, hayatın da handiyse bir “hareket yakalama” teknolojisine dönüştüğünü, bireylerin de kendi hayatlarını bir tür modeli canlandırıyormuşçasına yaşadıklarını sembolize eder. Hayatın bir simülasyondan farkının kalmaması, canlandırma, seyretme, oynama gibi eylemlerin yaşamanın önüne geçmesi, öte yanıyla da “seyretme” ve “oynama” üzerine kurulu bir kültürün yabancılaştırıcı yanını vurgular. Kendi yarattığı imajlara bağımlı kalan birey, etkin olmaktan çıkarak gösteri toplumunun edilgen bir halkasına dönüşür. Kişinin davranışları ve eylemleri artık kendini ifade etmekten uzaktır; neyin gerçek neyin taklit olduğu askıda kalır. Bu açıdan hareket yakalama teknolojisi bir anlamda filmin de meselesinin en net ortaya koyulduğu bölümlerden biridir.

Simülasyona Gizlenen Gerçeklik

Filmin esas can alıcı kısmı ise Oscar’ın yeniden canlandırılmış bir gerçeklik yaratarak, gerçeğin gerçeğe benzemediğini deşifre ettiği noktada gizlidir. Bunu daha net bir şekilde ifade etmek için Jean Baudrillard’ın Disneyland örneğini kullanabiliriz. Baudrillard göre Disneyland “gerçek” Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizlemek için yaratılmıştır. Bu durumu, gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını gizlemeye çalışan toplumsal bir yapının hapishaneler inşa etmesine benzetir. Bu yorumdan hareketle, Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika’nın gerçeğe değil, simülasyona ait olduğunu söyler.[3] Baudrillard’ın ifade ettiği türden bir çabayı Carax’ın filminde de görürüz. Carax’ın Oscar’ı kullanarak yarattığı ve taklit üzerine kurulu dünya gerçeği gizlemek için yeniden üretilmiş kusursuz bir simülasyon gibi işler. Gözle görülemeyecek kadar minimize edilmiş kameralarla performansı kaydedilen Oscar, insanların günlük yaşamlarını taklit ederek, gündelik yaşamı olağan bir seyirlik olarak sunar. Girdiği kimliklerle kişilerin arzu ve isteklerini, bilinçaltına bastırılan duyguları açığa çıkarır. Hayata ve insana dair bildiğimiz en ufak nüansları bile yansıtmakla görevlidir. Ama onun ustaca ürettiği gerçeklik, insanların kendi hayatlarındaki gerçeklerle yüzleşmelerini engellemekte, diğer bir ifadeyle “büyük yalanı” gizlemektedir. Bütün bu düzeneğin ve simülasyonun arkasındaki ideolojik tezgâhın amacı bireyleri kendi gerçekliklerinden kopararak, sanal bir deneyim üzerinden gösteriye ortak etmektir. Dolayısıyla Oscar’ın geçici kimlikleri üzerinden aslında ideolojik benlik üretme mekanizmasına da ulaşmak mümkündür. İnsanların benliklerinin parçalanmasını önleyen, “bir aradalık” duygusu veren ve onları gösteri toplumuna eklemleyen sanal deneyimler ve simülasyona indirgenmiş yaşam şekli, özü itibariyle bireylerin kişisel evreninin sağlam bir şekilde durduğunu sayıklayan bir yanılsamaya neden olur.

Carax Indiewire’da yayımlanan söyleşisinde sanal dünyanın dayatmacı tavrına karşı olduğunu, sanal dünyanın da büyük bir politik sistem haline geldiğinden bahseder.[4] Bu konuda öncülerin yaratıcı ve özgürlükçü çabasını överken, sonrasında bu yeni teknolojinin çevresindekileri belirli bir sisteme uymaya zorlayan ve yeniden bir benlik inşasına soyunan ideolojik tavrını eleştirir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, esasında Kutsal Motorlar’ın belki de en derininde yatan ve Oscar’ın kimliklerine anlam veren bağlam da buradadır. Simülasyona bağımlı hâle getirilen bireylerin benliklerini yeniden şekillendiren ideolojik sistem, kendisini sayısal dünyanın ardına ustalıkla gizlemeyi başarır; yarattığı sanal gerçeklik üzerinden kişileri birer kullanıcıya/tüketiciye dönüştürür ve varoluşu kullanma/tüketme ile paralel bir düzleme taşır. Kişi, yaşadıkça değil tükettikçe varolur. Özneliği elinden alınarak meta düzeyinde varlığı sayısal bir veriyle sınırlandırılır. Dolayısıyla Oscar’ın içinde bulunduğu simülasyonun arka planında kendisine bağlanan herkesi sayısal veri olarak algılayan dayatmacı bir ideolojik sistem bulunur. Bu anlamda Kutsal Motorlar, Carax’ın Merde ile başlayan modern toplum eleştirisinin daha geniş bir perspektifle ele alınmış ve genişletilmiş bir versiyonu olarak da yorumlanabilir. Benliğin inşa mekanizmasını ve simülasyonun gerçeği gizlemedeki işlevini Oscar’ın bir gün boyunca taklit ettiği yaşantılar üzerinden açığa çıkaran Carax, bizlere simülasyonun aldatıcılığını ifşa etmiş olur.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Twitter

 

Kaynakça:

[1] Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çev: Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 2010, s. 44

[2] Slavoj Zizek bu durumu psikanalizin verdiği temel derse benzetir ve şu şekilde ifade eder:”Günlük hayatımızda ot gibi yaşarız, evrensel Yalan’ın içine fena halde gömülmüşüzdür; sonra, birdenbire olumsal bir karşılaşma –bir konuşma sırasında öylesine söylenen bir laf, tanık olduğumuz bir olay- kendimizi aldatışımızı paramparça eden bastırılmış travmayı günışığına çıkarır.” Slavoj Zizek, Kırılgan Temas, Çev: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul: 2006, s. 163

[3] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Çev: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, Ankara: 2010, s. 29

[4] Q&A Leos Carax, Eric Kohn, Indiewire, http://bit.ly/RC0F7U, (Erişim: 19 Haziran 2013)

Not: Bu yazı daha önce Hayal Perdesi sinema dergisinde yayımlanmıştır.

 

PAYLAŞ
Önceki makaleSarayın Gözdesi Vizyona Giriyor
Sonraki makaleThe Insult
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK