Ana sayfa 2020 Persian Lessons

Persian Lessons

2
0

Usta Alman yazar ve senarist Wolfgang Kohlhaase’nin yaşanmış olaylara dayalı “Erfindung einer Sprache” adlı romanından Rus yazar Ilja Zofin’in senaryosunu yazdığı, Ukrayna doğumlu yönetmen Vadim Perelman’ın yönettiği Persischstunden (Persian Lessons), özellikle konusuyla muadilleri arasından sıyrılan Holokost dramlarından biri. Toplama kampına götürülürken yolda durdurulup katledilen bir grup esir arasından İranlı olduğu yalanını söyleyerek kurtulan Fransız Yahudi Gilles’in sıra dışı hikayesi filmin konusunu oluşturuyor. Askerlerden biri tesadüfen bağlı olduğu birliğin Nazi subayının kendisine Farsça öğretmesi için bir İranlı aradığı bilgisine sahip olunca Gilles infazdan kurtuluyor. Gilles hayatta kalabilmek adına Nazi subayı Klaus Koch’a tek kelime bilmediği Farsça’yı öğretmek için yeni baştan kendi uydurduğu bir dil yaratmayı planlıyor. Aslında bu çılgınlığı planladığı da söylenemez. Zira yalan söylediğini anlarsa onu öldüreceğini söyleyen Koch, başlangıçta 20 kelime öğretmesini isteyince kolayca uydursa da, zamanla kelime sayısının artacağı, en önemlisi de öğrettiği uydurma kelimeleri aklında tutması gerektiği gerçeği Gilles’in hayatta kalma mücadelesini çok farklı bir konuma yerleştiriyor.

Oskar Schindler (Schindler’s List), Wladyslaw Szpilman (The Pianist) gibi gerçek, Guido (La vita è bella), Saul Ausländer (Saul fia) gibi kurmaca karakterlerle Yahudi soykırımı üzerine çekilen filmlerin konu, karakter ve çekim teknikleri yönünden diğerlerinden farklı tonlar taşıması, Yahudi soykırımı üzerine çekilmiş filmlerin fazlalığı ve hep benzer şeyleri söylemeleri düşünüldüğünde artık bir ihtiyaç haline geldi. 10-11 milyon civarında insanın öldüğü, milyonlarcasının da kurtulmayı başardığı soykırım, hayatta kalanların tanıklıklarıyla günümüze kadar ulaşmış sıra dışı kurtulma hikayelerinin de kaynaklarından biriydi. Hala da öyle ve Persischstunden gibi ilginç hikayeler çıkmaya devam ediyor. Hikayenin kahramanı Gilles’in hayatını kurtaran yalanıyla kendi omuzlarına yüklediği büyük yükün bir sinema filmi için önemli malzemeleri olduğu kesin. Asıl önemli olan ise bu malzemenin nasıl işlendiği. Hikayenin, romanın ve senaryonun farklı işlevleriyle ortaya çıkarılan filmin gerçekleri ne ölçüde yansıttığını bilemesek de, böyle bir hikaye kurmaca bile olsa mutlaka görülmeyi hak ediyor. Bir adamın canını kurtarmak için yalan söyleyip başka bir milletten olduğunu, o milletin dilini başkasına öğretebileceğini söylemesi, bunu acımasız Nazi subaylardan birine öğretmek zorunda kalması gerçek anlamda yaratıcı ve meydan okuyucu özellikler taşımakta.

Vadim Perelman, bu türe dair hemen her filmde olduğu gibi ana karakter etrafında tehditkar ve gerilimli çevre düzenini kuruyor. Arka planda Nazi zulmünü etkili bir fon olarak kullanırken, bir başka Yahudi’den aldığı kitapta yazan Reza ismini kullanan Gilles’i himayesine alan Nazi subayı Koch, başından beri Gilles’in İranlı olduğuna inanmayan ama bunu kanıtlayamayan Nazi askeri Max, yazısı kötü olduğu için katipliği Gilles’e kaptıran Elsa ile o fonun önüne asıl sahnelerini koyuyor. Sivil hayatında bir şef olan, savaş bitince İran’da restoran açmayı planlayan Koch, onun gibi Nazi olmayı reddederek orduya katılmayan ve Tahran’a giden kardeşi kadar cesur olamayışının ezikliğini de derinlerde saklayan bir karakter. Reza olarak bildiği Gilles ile sözde Farsça öğrenmeye başladığı anlarda soğuk ve acımasız karakterinin ardındaki sözde insanlığı ortaya çıkıyor. Kimseyle konuşmadığı şeyleri Gilles’e anlatıyor. Ona mutfakta ve masa başında iş veriyor, toplu infaz zamanlarında onu başka yere göndererek saklıyor, başkalarına ezdirmiyor. Hatta öğrendiğini sandığı bu çakma dille aylar sonra şiir bile yazıyor. Ama insanlığı “sözde” çünkü Gilles kazara “ekmek” ve “ağaç” kelimeleri için aynı kelimeyi uydurunca, belli aralıklarla öğrendiği bu kelimelerin eş anlamlı olabileceğini düşünemeden herkesin içinde onu döverek ve ağır işlere sürgün ederek aslında bir Nazi’den bir insan çıkamayacağını gösteriyor. Her ne kadar sonradan pişman olup tekrar yanına alsa da, ihtiyacı olanı alma arzusu baskın geliyor. Tabii ikili arasında belli belirsiz bir bağ da oluşuyor.

Geçmişi hakkında bir şey bilmemize gerek duyulmayan, Nazi zulmüne uğramış milyonlarca Yahudi’den biri olan Gilles ise canını kurtarmak için İranlı olduğu yalanını söylediği andan itibaren sıradan bir protagonist olmanın ötesine geçiyor. Ortaya çıktığı vakit öldürülecek olduğu yalanının sürekli test edilecek olmasının verdiği girdaba girince kelime uydurmak, uydurduğu kelimeleri de ezberlemek zorunda kalması, bu kez kendi kendine bir kelime üretme ve ezberleme sistemi oluşturma ihtiyacı doğuruyor. Dillerin oluşum ve gelişim tarihlerine baktığımızda iletişim ihtiyacından doğan ve mutlaka bir noktada uydurulmuş seslerin evrimleşmesi sonucuna ulaşırız. Gilles’in kendi dilbilim sistemini, içinde bulunduğu zor şartlardan devşirmesindeki zeki ve bir yanıyla dramatik çözüm, iletişim ihtiyacından ziyade hayatta kalma ihtiyacından vücut buluyor. Uydurmanın bir süre sonra üretime dönmeye başladığı bu süreç, acısı, tepkisi, karakteri simasına yansımış kamp sakinlerinin isimleri ve Gilles’in o isimlere yüklediği kavramlarla anlamlanmaya başlıyor. Bu anlam, Gilles’in uydurma ihtiyacının evrimleşerek geldiği son noktayı finalde kutsuyor. Kendisini hayatta tutan şeyin bir süre sonra onu güçlendirdiğini, kaynak haline getirdiğini anlayan Gilles, Reza olmanın sahteliğinden alternatif bir gerçeklik yaratıyor. Özellikle 120 battements par minute ile adından çokça söz ettiren Arjantinli oyuncu Nahuel Pérez Biscayart’ın yürekten performansıyla da güçlenen Persischstunden, çok özel bir lisanın filmi.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

Önceki makaleThe Cranes are Flying
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here