Seraphine

Seraphine

522
0
PAYLAŞ

Seraphine

Senlis’li Seraphine üzerine sessiz bir ağıt…

Fransa’nın Oscarları olarak kabul edilen Cesar Ödülleri’nde, Laurent Cantet’in muhteşem filmi Sınıf’ı (Entre Les Murs, 2008) geride bırakarak “En İyi Film” de dahil olmak üzere 7 dalda ödül kazanan Seraphine; nam-ı diğer ressam Senlis’li Seraphine’in hayat hikayesini ekrana taşıyor. 19. yüzyılın sonlarında başlayan, ancak 20. yüzyılın başlarına kadar keşfedilmeyen “naif resim” akımının bugün en önemli temsilcilerinden biri sayılan Louis Seraphine, hayatının büyük bir bölümünde Fransa’nın kırsalında bir temizlikçi olarak yaşar. Çoğu zaman karnını doyurmaya bile para bulamayan Seraphine, buna rağmen elindeki bütün parayı resim malzemelerine harcar. Tüm gün temizlik yaptığı için ancak geceleri uykusundan feragat ederek resim yapabilir. Çevresindekilerin aşağılamalarına ve resimlerini hor görmelerine rağmen, Seraphine Tanrı vergisi yeteneğiyle sürekli resim yapmaktan geri durmaz. Dönemin en önemli sanat eleştirmenlerden biri olan Wilhelm Uhde’nin Seraphine’i fark etmesi ise, ressamın hayatını değiştirir. Diğer naif ressamlar gibi Seraphine de ancak ömrünün son bölümlerinde resimlerinden para kazanmaya başlar. Ama akli dengesi gittikçe bozulmaktadır. Kötü hayat şartlarına rağmen resim yapmak için ona güç veren Tanrı inancı, ressamın son yıllarında ise onun akıl hastanesine kapatılmasına neden olur.

seraphine (1)

Seraphine’in gözünden papatyalar…

 

Wilhelm Uhde ve Naif Resim

Film, ressam Seraphine’in hayat hikayesini anlattığı gibi, aynı zamanda dönemin önemli sanat eleştirmenlerinden Wilhelm Uhde’nin de hayat hikayesini ve naif resim akımının doğuş serüvenini de anlatır. Uhde’nin Seraphine’i keşfedişi ve dönemin genel olarak tarihi ve siyasi çalkantıları, bizleri geç keşfedilmiş bir sanat akımının da köklerine götürür. Georges Braque ve Picasso gibi bugün usta olarak kabul edilen ressamların resimlerini ilk alanlardan olan ve Gümrükçü Henri Rousseau, Postacı Louis Vivin, Camille Bombois ve Hizmetçi Louis Seraphine gibi ressamları keşfeden Uhde, sadece bu ressamları keşfetmekle kalmaz; naif resim akımının da tanınmasını sağlar. Herhangi bir sanat eğitimi almamış, çoğunlukla başka bir işle uğraşan ve kendi kendini yetiştiren naif ressamların resimlerinde gerçeği olabildiğince gerçekçi bir şekilde yansıtma isteği vardır. Bu, onların resimlerine olağanüstü bir saflık hissi verir. Fakat kullandıkları renkler ve çizimlerindeki kompozisyonlar çok çarpıcıdır. Sıradan bir elma ya da bir çiçek naif ressamların elinde çok sıra dışı bir nesne haline dönüşerek, Freudyen yorumlara da kapı aralar. Gerçeği tamamıyla yansıtamamanın verdiği acı hissi, kullandıkları renklerde görürüz. Renkler, ressamların duygularını dışa vurduğu gibi, resimlere sıcaklık da katar. Resmin teknik özellikleri ve kurallarıyla ilgilenmedikleri gibi, perspektife de bağlı kalmazlar. Bakış açıları neredeyse çocuksudur. Bir çocuğun etrafında kendisini çevreleyen dünyayı algılayışı gibi, meraklı ve ilgilidirler. Resimlerin hepsinde en ince ayrıntılarına kadar detaylara yer verilir. Çizilen nesnelere bir ruh ve karakter kazandıran, aslında detaylardır. Naif resim ancak 1930’ların sonlarında arka arkaya açılan sergiler sayesinde tanınır. Sırasıyla Paris, Zürih ve New York’ta naif ressamların eserleri sergilenir ve eserler dünya çapında beğeni kazanır.

Perdeden taşan bir hayat hikayesi…

Yönetmen Martin Provost Seraphine’in trajik hayat hikayesini ekrana taşırken, naif resimlerde olduğu gibi bir yandan ressamın hayat hikayesini olabildiğince gerçekçi bir şekilde sunuyor diğer yandan da estetik çerçevelemelerinin içini insanı saran bir duygusallıkla dolduruyor. Yazının başında her ne kadar ben “sessiz bir ağıt” ifadesini kullansam da, aslında yönetmenin bir ağıt yakma derdi hiçbir zaman olmuyor. Sadece Seraphine’e karşı değil, bütün karakterlerine karşı mesafeli bir yaklaşımı var. Ama Seraphine’in hayatı film ilerledikçe adeta sinema perdesinin dışına taşıyor. İnsanı ağlatacak kadar güzel ve etkileyici resimleriyle tezat oluşturan kaderi, bir süre sonra izleyicilerin üzerine çöküveriyor. Yönetmenin amacı öyle olmasa bile ekranda akıp giden hayat hikayesine karşı sessizce bir ağıt yakıldığını hissediyoruz. Özellikle filmin son periyodundan hemen önce ressamın resimlerinin arka arkaya sıralandığı sekans bu hissi daha da perçinliyor. Kuşkusuz bunda Yolande Moreau’nun inandırıcı oyunculuğunun da önemli bir katkısı var. Moreau’nun oyunculuğu perdede yapılan bir temsilden çok öteye geçiyor. Seraphine’i etiyle kemiğiyle yeniden diriltiyor. Yönetmenin mesafeli anlatımına rağmen, film ilerledikçe Moreau’nun oyunculuğu sayesinde seyirci de Seraphine’e karşı mesafesini kaybetmek zorunda kalıyor.

Maurice Pialat’ın çarpıtılmış Van Gogh uyarlaması ya da Peter Webber’in ikonik ve içi boş İnci Küpeli Kız (Girl with a Pearl Earring, 2003) filmini izleyen biri Seraphine’i gördükten sonra, bir sanatçının hayat hikayesinin nasıl uyarlanacağı konusunda da daha oturaklı fikirler edinebiliyor. Her şeyden önce, yönetmen Martin Provost, hayat hikayesini ekrana yansıtacağı ressamın sanatıyla kendi kamerasının yakın bir ilişki içinde olmasını sağlıyor. Ressamın resimleri gibi o da kendi kamerasını naifleştiriyor. Karakterleriyle doğayı uyum içinde göstererek, naif ressamların dünyaya bakış açılarına öykünüyor. Çerçevelerini onların resimlerinde yaptığı gibi düzenlemeye çalışıyor. Bu şekilde, hikayesini anlattığı sanatçıyla arasında ortak bir bağ kuruyor. Bu bağın olmadığı uyarlamalarda ise, hayat hikayeleri ekrana aktarılan sanatçılar bir temsilden öteye geçemiyor. Derinlik olmağında da yaşanılan hayatlardaki sansasyonel olaylar öne çıkıyor ve karakterlerin kendilerinden daha çok perdeyi kaplar hale geliyor. Bir sanatçının hayatını anlatmadan önce, yönetmenlerin Seraphine’de olduğu gibi öncelikle bir insanın hayatını anlatıyor olduklarının farkında olmaları gerekiyor. Bu açıdan, yönetmen Provost’un hem Seraphine’e yaklaşımı hem de onun sanatına olan saygısı ve onunla arasında bir bağ kurma girişimi, filmi benzeri hayat hikayelerinden uyarlanan filmlerden ayırıyor. Yönetmenin yaklaşımının bir sonucu olarak, eğer sanatla ya da resimle ilgili değilseniz bile bir insanın hayat hikayesinden uyarlanan dört başı mamur bir film izleme şansını elde ediyorsunuz. Seraphine’in asıl değeri de buradan kaynaklanıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleVittorio de Sica
Sonraki makaleEmir Kusturica

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK