A Man Called Ove

A Man Called Ove

730
1
PAYLAŞ
A Man Called Ove

“Derler ki; beyin ölürken daha hızlı çalışırmış. Sanki dış dünya ağır çekimde hareket edermiş.”

Ölen eşinin peşinden gitmeyi amaçlayan huysuz ihtiyar Ove ölme girişimlerinde bulunan bir adam; kendini urgan iple asarak başlıyor. İp kopuyor; egzoz dumanından zehirlenmek istiyor garajı zorlanıyor; çareyi bulamıyor tüfekle kendini öldürecekken kapısını zor durumda olan birileri çalıyor. Eşi Sonja’nın ona dediği gibi “Ove ya yaşarız, ya ölürüz.” Film boyunca ilk seçenek olan “Ya yaşarız” kısmında sıkışıp kalan aynı zamanda hayatına konuk olan onun için keyifli baş belaları olan komşularıyla geçirdiği süreci izliyoruz. Bu zamana kadar yapılmış en iyi antidepresan filmler kategorisinde şimdiden yerini almaya hazır İskandinav filmi; Ove Adında Bir Adam.

Yaşamları donuk, kendileri donuk, bunca zaman izlediğimiz filmlerinde sert konular seçen İskandinav ülkelerinden biri olan İsveç’ten nasıl olurda keyifli bir film çıkar diye sorar gibisiniz, ben de sordum bu soruyu filmi izlemeden önce. Yönetmen anahtar kelimeleri insanlık ve sevgi olarak izleyene sunuyor; bu yüzden çoğu sahnede otuz iki diş sırıtıyoruz.

Ove kendi halinde  babasının izinden giden 43 yıl çalışmış, eşini bir süre önce kaybetmiş tek başına yaşadığı sitenin uzun süre yöneticiliğini yapmış, kuralcı, kendi hayatına saygı duyduğu kadar saygı bekleyen yaşlı bir adam. Annesini küçük yaşta kaybediyor; babasını da genç yaşında kaybediyor, yaşamını devam ettirirken yeni yerleşim planları yapmayı amaçlayan kamu görevlileri olan “Beyaz Yakalılar” olarak tabir ettiği kişiler tarafından evi alınıyor. Anlayacağınız Ove hayatta başından kaybediyor. Tam o sırada hayat onu kendine bağlayacak insanı gönderiyor; yani Sonja’yı. Ove huysuz bir adam değil aslına bakarsanız; kendi içinde hayatın ona karşı sunduğu acı kahvelerden çok içmiş. Huysuzluğu da insanlara karşı değil hayata karşı bu adamın. Kendini Sonja’yla olan bir konuşmasında “odun” olarak tanımlıyor ama onun bu odunluğu hayata karşı çok dürüst olmaktan geliyor. Bu dürüstlüğü sayesinde hayatında her şeyi doğru yapmaya adamış bir adam bu Ove; yapmayanlara ve yeni nesle de bu yüzden çok kızgın. Dürüstlüğün yeterli olmadığını da bazı noktalarda suistimal edildiği zaman öğreniyor. Haklı olarak kendini savunmanın önemini günden güne daha çok bilinç haline getirmiş bizim huysuz. Bu yüzden hayatını da kendisine karşısı bencil olmayan karısı Sonja’ya adıyor. Sonja’nın ölümünden sonra işler iyice zorlaşıyor Ove’un hayatında, kendini de bu yüzden öldürmek istiyor. Sonja’nın ölümünden sonra düzeninin kalmadığını bile söylüyor sık sık gittiği Sonja’nın mezarı başında.

Ove öyle bir adam ki; çocuğunun Sonja’nın karnında attığı tekmeleri hissettiğinde gizlice tuvalete gidip sevinçten ağlayacak kadar samimi ve saf duygulara sahip. Peki neydi bu kadar Ove’u kızdıran şey? İnsanlar ve onların davranışları olabilir miydi gerçekten yoksa filmde söylendiği gibi “Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızın sonucu olduğunu söyler” üzerine kader oyunu türevi şeyler mi… Yönetmen burada cevabı hayat olarak veriyor yani dolaylı yoldan kader oyunları; çünkü bu yaşlı ihtiyarı hayata bağlayanlar gene saf ve samimi olan diğer komşuları oluyor zamanla. Filmde Ove’un ilk güldüğü zaman siz de neşeleniyor, Ove geçmişe gidip izleyene bir şeyler anlattığı zaman da üzülüyorsunuz. Her sabahta rutin olarak eski yöneticisi olduğu sitesine giren arabaları kovalarken; bahçesine yerleşen kediye tersleniyor; hatta sabahları köpeğini gezdiren komşusuna bile ertesi gün köpeğini paspas yapacağını söyleyecek kadar tehditkar konuşuyor bizim huysuz ihtiyar.

Temelinde insanı insanla iyileştirmek olan filmin yönetmeni Hannes Holm, Fredrik Backman’in kitabından uyarlamış senaryosunu. Ove’un sonradan keyiflenen yaşamında; ırk, cinsiyet, eşitlik, din üzerinden ayrımlar yapılmıyor, bu yüzden bu film hala daha bir yerlerde insanlığın, samimiyetin, saflığın var olduğunu gösteren insanı mutlu eden bir noktaya değiniyor. Evet var olmalılar ki İran’dan gelen komşusu Parvaneh’a kimselere anlatamadığı Sonja’yı anlatırken, kapısının önüne yerleşen kediyi yatağına kadar alabiliyor; hatta suratına makyaj yapan bir eşcinselle dalga geçmesine rağmen onu evine alabiliyor. Belki de Ove’un bu kadar huysuz olması biz insanların suçudur, onun gibi insanların saf, samimi davranışlarını sömürürcesine kullandığımız için…

Ove’un yakın arkadaşı felç olan Rune’la arasını bozan durumda film içindeki araba tercihleri. Ove tam bir Saabçı, Rune ise Volvo fanatiği. Birbirlerine çok benzeyen bu yakın arkadaşlar araba tercihleri için aralarına mesafe koyacak kadar komik hareketlere girdikleri için belki de filmdeki en güzel espriler bu konu üzerinden gelişiyor. İranlı komşusuna araba sürmeyi öğreten huysuz ihtiyarımız Rune ve Volvo olayına o kadar karşıt ki; Parvaneh arabayı sürerken çarptığı arabanın Volvo olması üzerine telaş yapan Parvaneh’a “Bir şey olmaz o bir Volvo” repliğiyle cevap veriyor.

Ove ve onun izleyiciyi keyiflendiren yaşamı küçük bir İsveç kasabasında geçiyor. Yönetmen Hannes Holm, Ove karakterini oynamakla kalmayıp bize yaşatan adam Rolf Lassgård, film boyunca İsveç’teki yaşamına adapte olmak için Ove’un peşinden ayrılmayan Parvaneh karakterini canlandıran Bahar Pars var. Ayrıca Ove Adında Bir Adam’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında İsveç adına Oscar adaylığı da bulunmakta.

Oslo 31 August, The Hunt gibi başarılı İskandinav sineması örneklerinden sonra mutlu bir İskandinav filmi görebilmek, bu açıyı insanlık, samimiyet, saflık ve dürüstlükle dolduran Ove’un babasından küçük de olsa bir hayat tecrübesi var biz insanlığa “Dürüstlük en iyi şeydir, Ove. Ama bazen küçük bir yardıma ihtiyaç duyar.”

Küçük Yardımları düşünürken iyi gider.

Barış Parlatangiller

barisparlatangiller@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleYouth
Sonraki makaleSightseers
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK