Malmhaus

Malmhaus

399
0
PAYLAŞ

“Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var.” Bu yorum, bizzat filmi yazıp yöneten Ragnar Bragason’un filmle ilgili tanıtmlarından bir alıntı. Tabii Bragason işe espri katmak için böyle söylemiştir. Esasen film çok da sıradışı olmayan bir aile dramı üzerine kurulu. Küçük yaşta ağabeyi Baldur’un trajik ölümüne tanık olan Hera ile anne babasının sancılı toparlanma süreci, Hera üzerinden anlatılmakta. Bu ölümden en fazla etkilenen küçük Hera, ağabeyinin heavy metal tutkusunu sahiplenerek önce rengarenk kıyafetlerini yakıp Baldur’un deri ceketiyle, siyah tişörtleriyle, gitarıyla, en önemlisi de heavy metal kasetleriyle bütünleşerek asi bir kimlik ediniyor. Küçüklüğünden genç kızlığına hızlı geçiş yaptığımızda filmin asıl temasının Hera’nın bu trajik olayın gölgesinde kendi kimliğini keşfetme yolculuğu olduğu belirginleşiyor. Yaşadığı küçük İzlanda kasabasının inek çiftliğinde heavy metal sayesinde hırçın bir ergene dönüşen Hera’nın çevresindekilerle iletişiminde yaşadığı problemleri izlemek, yeni birşey izlediğimiz duygusu yaratmıyor haliyle.

Baldur’un kaybı sonrası kafası gidip gelen anne Droplaug ve kızına “bir erkek arkadaş bulsana” diyecek kadar anlayışlı, ailesini birarada tutabilmek için acısını içine atmış baba Karl, Hera için hayatı zorlaştıran ebeveynler sayılmazlar. Hera’nın heavy metal’i alet ettiği sinir bozucu ergenlik tripleri de filmi yerinde saydırıyor. Buna bir de artık olgun bir heavy metal sever olan kasabanın yakışıklı rahibi Janus’a ilgi duyan Hera’nın duygusal dengesizliği eklenince, filmden sadece bu genç kızın sancılı ergenlik dönemine dair pasajlar izleyeceğimiz yönünde kıt beklentilere fit oluyoruz. Ragnar Bragason’un en mesajcı yanı da, özellikle Norveçli death metal fanatiklerinin kilise yaktıkları bir döneme denk gelen anarşist tepkilerin film bünyesinde Hera’nın duygusal dengesizliğiyle bağdaştırılmasında, ve yine Hera’nın demosundan etkilenerek kasabaya gelen üç Norveçli gencin kilise yapımında kasabalıya yardım etmelerinde kendini gösteriyor. Böylece heavy metal ile kilise arasında kendince basit bir uzlaşma sağlayan Bragason, bu iyimserliğiyle ilgili çevrelerden negatif tepkiler almış olması muhtemel. Zira ne kilisenin, ne de radikal metal kitlelerinin (hatta ne de dini öğretilerle iç içe yaşayan ebeveynlerin) bu kadar kolay orta yol bulabilmeleri normal olamayacak kadar güzel.

“Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor” temalı bir film olarak Málmhaus, devam eden bu hayatın sancılı sürecine bir de büyüme sancılarını ekleyerek basmakalıp bir dram elde ediyor. Ancak kendini ifade tarzı olarak heavy metal’in sadece filme iyi yerleştirilmiş güzel örneklerini kullanmaktan ve kimi zaman sadece şık pozlar vermekten ileri gitmeyen konuşlandırılışı, altı sadece isyanı temsil eden bir unsur olarak doldurulduğu için filmi farklı bir konumda gösteriyor. (Mesela pop veya soul ile Hera’yı alayına isyan bir konumda göstermek mümkün olmazdı.) Kimseyle düzgün bir iletişim kuramayan Hera’nın, sözkonusu heavy metal gruplar ve şarkılar olunca Rahip Janus ile sorunsuz iletişime geçmesi de gerçekçi bir yaklaşım elbette. Lakin bu iletişim, Hera’nın artan beklentilerine cevap vermekte zorlanınca dolaylı yoldan kilise yakmanın altında yatan tartışmaya değer psikolojik ve sosyolojik ciddiyetin altı basit biçimde oyulmuş oluyor. Bragason’un nitelikli bir heavy metal belgeseli çekmek için yola çıkmadığı muhakkak. Yine de nitelikli bir dram için ergenlik hezeyanlarının ötesine geçmeye çalışmamasını, kendi filminin doğasına ters düşmemek için tercih ettiği düşünülebilir. Symphony Of Destruction eşliğinde ebeveynlerle dans etmenin fantezisi de bu tercihlerin kreması adeta.

Hera rolüyle izlediğimiz Thora Bjorg Helga, henüz yolun başında olduğunu ama piştikçe geleceğini parlaklaştıracağını düşündüren bir oyunculuk gösteriyor. Anne rolünde Halldóra Geirharðsdóttir, baba Karl rolünde ise İzlanda sinemasının en güçlü ve çalışkan isimlerinden Ingvar Eggert Sigurðsson, tecrübeleri sayesinde acılı fakat o acıyı bastırıp normale dönme çabası içindeki ebevenler olarak yerlerini iyi doldurmaktalar. İlk defa bir filmini izlediğim Ragnar Bragason ise (görüntü yönetmeninin de önemli katkılarıyla) iyi bir yönetmen, dram sineması için gerçekleri yadsımayan fakat gereğinden fazla iyi niyetiyle inandırıcılıktan uzaklaşma eğilimindeki bir sinemacı olarak göründü. Önyargıları hoşgörüyle bertaraf etme konusunda önünde risk istemeyen bu tutum, Hera’nın hırçın bir metalciden potansiyel bir ev hanımına, oradan tekrar grubu olan ve bu defa toplumla uzlaşmaya hazır bir heavy metal kadınına dönüşme yolunu açık tutuyor. Sonuçta dönüp dolaşıp Ragnar Bragason’un dediğine geliyoruz: “Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var.”

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleSubmarino
Sonraki makaleSchneider vs. Bax
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK