Dovlatov

Dovlatov

511
0
PAYLAŞ

Aleksey German, Yulia Tupikina ile birlikte yazdığı özgün senaryoda ünlü Rus gazeteci ve yazar Sergey Dovlatov’un hayatının bir haftalık bölümüne odaklanıyor. German ve Tupikina’nın senaryosu Dovlatov’un hayatından bir kesit aktarmasına rağmen, film sadece Dovlatov’la ilgilenmiyor. Aynı zamanda 1971 yılının Leningrad kentinde içlerinde daha sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanacak olan şair Joseph Brodsky, şair Anatoly Naiman, ressam Anton Kuznetsov, ressam Alexander Nezhdanoff ve daha nice entelektüelin de bulunduğu bir ortamı resmediyor.

Filmin geçtiği dönem şu açıdan önemli. Birincisi, Dovlatov 1959 yılında başladığı Leningrad Devlet Üniversitesi’nde filoloji okurken bu bölümü devam ettiremiyor ve okuldan atılıyor. Okuldan atıldıktan sonra üç yıl boyunca orduda gözaltı kamplarında gardiyanlık yapıyor. 1972 yılında da çalışmak için Estonya’ya gidiyor. Film, Dovlatov’un gardiyanlıktan sonra gazetecilik ve yazarlık yapmaya çalıştığı, Estonya’dan önceki Sovyetler’de geçirdiği döneme odaklanıyor. Bu dönem, Dovlatov’un hayatının en zorlu dönemlerinden biri. Şair arkadaşı Brodsky, Dovlatov’un bu dönemiyle ilgili şu yorumda bulunuyor:“Çok sayıda hikâyeleri ve delice bakan gözleriyle, Kırım’dan dönen Tolstoy’a benziyordu.”

Bu dönemin ikinci önemli özelliği de Leonid Brejnev dönemi olması… Yani bir yandan uluslararası alanda ılımlı bir politika izlenerek Soğuk Savaş’ın etkilerinin azaltılmaya başlandığı, stratejik silahların sınırlandırılması konusunda diğer ülkelerle görüşmelerin sürdürüldüğü ama buna karşın içeride son derece sert, tavizsiz ve her türlü muhalefetin sindirildiği bir dönem. Dışarıdan bakıldığında bir istikrar dönemi olarak kabul görse de, içeride entelektüeller ve muhalifler için hayatın gittikçe zorlaştırıldığı, sanatçıların yurtdışına göç etmeye zorlandığı travmatik bir devir.

Bu iki nedenden dolayı tarih tercihi son derece önemli. Bir yandan siyasi olarak diğer yandan da içsel olarak Dovlatov’un köşeye sıkıştığı, patlama gerçekleştirecekken, hikâyeyle dolup taşmışken bu yaratıcılık patlamasını gerçekleştiremediği bir sarkaç içerisinde Dovlatov’un hayatına sızıyoruz. Eşiyle, kızıyla, sevgilileriyle, iş arkadaşlarıyla, şairlerle, yazarlarla, ressamlarla Dovlatov’un kurduğu kırılgan ilişkiler öte yanıyla da iktidarın gölgesinde yaşanılan zorlu bir yaşama ışık tutuyor. Dovlatov’un uçarı, nazik ve duygusal karakteriyle dönemin gerçekliği ciddi bir tezat yaratıyor ve filmin temel dramatik çatışmaları iç dünya ile dış dünya arasında yaşanan karşıtlıklar üzerine kuruluyor. Bu açıdan dönemi ve karakteri tam olarak anlamadan filmi izlemek, anlamsız karakterler ve diyaloglar içerisinde sıkıcı bir yolculuğa da dönüşebilir. Dovlatov bu anlamda kolay bir film değil. Sabır istiyor, film haricinde ekstra bilgi istiyor. Ama Dovlatov’u biraz tanıyorsanız, birkaç öyküsüne ya da kitabına rastlamışsanız örneğin filmin girişindeki Puşkin Tepeleri eserinde yer alan şu güzel pasaj size rehberlik edebiliyor:

“Puşkin, kadınların peşinde koşuyordu… Dostoyevski, kendini kumara kaptırıyordu. Yesenin içki âlemlerinde geziyor ve lokantalarda kavga ediyordu. Erdemlerle aynı ölçüde kusurlar da dâhilere özgü şeylerdi…”

Ve yönetmen tam da Dovlatov’u bu şekilde portreliyor. Eksiklikleriyle, kusurlarıyla, yaratıcılığı ve erdemleriyle, hepsini bir arada eriterek.

Bunun gerisinde film boyunca arka planda sisli ve puslu bir manzaranın içerisinde hikâye akıp gidiyor. Tıpkı Marcel Carne’nin Paris’in savaş öncesi dönemine yakılan bir ağıt niteliğinde olan Cennetin Çocukları (Les Enfants du Paradis, 1945) filmi gibi, Dovlatov da Sovyetlerin son yetenekli jenerasyonunun şimdi sisler arasında kalmış yaşamlarına bir ağıt niteliği taşıyor. Geçmişin puslu mekânlarında, ülkesinden sürgün edilen insanların hikâyesini Dovlatov’un hikâyesinin hemen arkasında, bir perdeden bakar gibi izliyoruz. Görsel doku bize bütün figürleri birer hayalete dönüştürüyor. Onlar bir zamanlar vardı, yaşadılar, yazdılar, çizdiler, var oldular. Film, sanıyorum bütünlüklü bir Dovlatov portresi çizmekten çok buralarla ilgileniyor ve buralarda geziniyor. Bir flanörün zamanın içerisinde yürüyüşü gibi bizleri de Dovlatov’la birlikte 1971 yılının Leningrad’ında bir yürüyüşe çıkarıyor.

 

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleEstiu 1993
Sonraki makale7. Yılmaz Güney Film Festivali
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK