Ana sayfa 2020 Mavzer

Mavzer

3
0
MAVZER FİLMİ AFİŞİ (İHA/İSTANBUL-İHA)

Fatih Özcan’ın ilk uzun metrajlı filmi Mavzer, herkesin birbirini tanıdığı küçük ve kasvetli bir Anadolu köyünde geçer. Bir yandan erkek çocuklar yaşlanan babadan sonraki düzende başa geçmek için iktidar savaşlarına girişir, diğer yandan ise köyün içerisinde kendine has bir hiyerarşi baş gösterir. Muhtar, köyün ileri gelenleri, ailenin büyükleri derken küçücük köy, geleneksel ataerkil toplumsal yapıdan gelen Kafkaesk bir ortama bürünür. İnsanların mikro iktidar alanları elde etmek ve kişisel kazanımlarda bulunmak için girdikleri küçücük mücadeleler insanın karanlığıyla mevsimin karanlığının iç içe geçmesine neden olur. Mavzer, herhangi bir ülkenin taşrasında geçebilecek bir hikâye anlatır. Biraz Kafka ama çokça da Shakespeare’in dünyasına yakın bir tasvir söz konusudur.

Hikâye, başlangıçta kışın köye inen kurtların peşine düşen büyük oğulun hikâyesi gibi başlar ancak sonrasında katmanlanarak sembolik bir dile evrilir. Mavzer, bu anlamda pastoral bir taşra filmi değildir. Kartpostal estetiğinde bir görsellik elinin altında olmasına rağmen pastoral taşra filmi olmaya pek de yüz vermez. İstikameti daha çok sembolik çatışmalar üzerinden insanı sorgulamak ve yaşam üzerine evrensel bir resme ulaşmaktır. Bu yüzden de baştaki büyük oğul ile kurt arasındaki hikâye kısa süre sonra bir mesele dönüşür. Doğada, insan ile yabani hayvan arasındaki çatışma eve dönüşte büyük oğul ile küçük oğul arasındaki iktidar çatışması şeklini alır. Babanın henüz sağken miras paylaşımı yapmasıyla artan gerilim hikâyenin de bağlamını günyüzüne çıkarır. Shakespeare’in Kral Lear’ında kusursuz bir biçimde aktarılan iktidar çatışması ve bu çatışma peşinde kardeşlerin birbirine düşmesi, Mavzer’in de ana çatısını oluşturur. İnsan ile doğa arasındaki çatışma önce büyük kardeş ile küçük kardeş, sonrasında da insanın kendi içerisindeki hesaplaşmaya dönüşür. Fallik bir iktidar objesi gibi sahip olunmayı bekleyen mavzer tüfeği bu yanıyla bütün mücadelenin de simgesel nesnesidir.

Ataerkil kültürden gelen güçlü ve mutlak bir iktidara sahip babanın ölümü, ortada iktidara aday iki oğul bırakır. Miras kalan toprak, bağ, bahçe kimseye yetmemektedir. Esas mesele babanın simgesel iktidarına sahip olmaktır. Kültürel aktarımın buyurduğu gibi iktidar büyük oğula geçecek olmasına rağmen küçük oğlun isyanı, kuşaklararası değişen ve gevşeyen değerler sistemini açığa çıkardığı gibi insanın içindeki iktidar hırsının irrasyonel doğasına da vurgu yapar. Orson Welles ve Akira Kurosawa filmlerinde gördüğümüz tipten iktidar arzusuyla kendinden geçen güçlü ve çılgın Shakespeare tiplerinden ziyade filmde gördüğümüz küçük oğul tam da tipik bir Orta Anadolu insanı gibi resmedilir. Sinik, örselenmiş, beceriksiz bir karikatür gibi gözükmesine rağmen bastırılmış arzusu ve iktidar sevdası küçük oğlun gölge karakterini besler. Ozan Çelik’in nüanslarını çok iyi yansıttığı küçük oğul bu anlamda doyurulamayan arzularına esir düşen bir iktidar mahkumudur. Büyük oğul ise küçük kardeşinin isyanına tevazuyla yaklaşmak yerine ateşi körükleyen bir görünüme bürünür. Ataerkil kodlar her ne kadar büyük oğlu “haklı” gibi gösterse de filmdeki yan hikâye aslında büyük oğlun da kardeşinden çok da farklı olmadığının altını çizer. Kurtların yaşama alanlarında sürüsünü dolaştırdığı için saldırıya uğrayan ve onların alanında izinsiz bir biçimde hak talep eden ağabeyin durumuna benzer şekilde kardeşi de miras konusunda benzer bir yaklaşımda bulunur. Kardeşler arasındaki çatışma, insan ile doğa arasındaki çatışma ile bütünleşerek hikâyenin odağı da netleşir.

Filmin en büyük kusuru ise bu tarz hikâyelerdeki olgunluk ve temkinli yaklaşımdan uzak olmasıdır. Hikâyenin giriş ve gelişme kısımlarında gösterilen başarı son bölümde tekrarlanmaz. Filmin son yarım saatinde olay örgüsünün ilk bir saatteki akışa göre çok daha hızlı ve tempolu bir şekilde gelişmesi, hikâyeyi Yeşilçam’da geçen taşra aksiyon hikâyelerine dönüştürür. Yılmaz Güney, Tugay Toksöz, Yılmaz Duru ve Hayati Hamzaoğlu gibi oyuncuların başrollerinde yer aldığı ve Batı’daki Western filmlerine öykünen taşra merkezli aksiyon gerilim hikâyeleri gibi Mavzer’in de son bölümüne kovalamaca montajı hâkimdir. Bu da filmin ilk bölümde yarattığı sembolik çatışmaların fiziksel çatışmalarla yer değiştirerek güç kaybetmesine neden olur. Mavzer’in ana fikri ve temel çatışma çizgisi dikkate değerdir, ancak nihayetinde ilk film olmanın dezavantajlarını da üzerinde taşır.

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

Twitter

Önceki makaleThe Student
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here