Rosetta

Rosetta

467
0
PAYLAŞ

 

rosetta

Çektikleri filmlerle Cannes Film Festivali’nin ödül müdavimi yönetmenlerinden Dardenne Kardeşler sinemalarıyla Avrupa’nın görünenin arkasında kalan, işsizliğin ve sefilliğin boyunduruğundaki sıradan insanların hayatlarını anlatıyor. Sinemaları, hiçbir zaman bir Ken Loach kadar keskin ve sivri eleştiriler yönelterek, siyasi yönlere kaymıyor, ama yine de Loach gibi onlarda sınıf farklılarına vurguda bulunarak, toplumun alt kesimindeki insanların yaşam mücadelelerini ekrana taşıyor. Avrupa’daki sınıfsal eşitsizlik, hayatın zorluğu ve sıradan insanların yaşamlarını anlatırken, bunu genelde aile içi çatışmalarla da örtüştürerek veriyorlar. Çatışan taraf kimi zaman karı-koca oluyor, kimi zaman anne-kız veya baba-oğul oluyor. Bu aile bireyleri arasındaki yüzeysel çatışmalar ve ikilikler, hayatın zorluğu, yaşama mücadelesi içindeki bireylerin seçimleri, içine düştükleri çıkmazlar ve onların varoluşsal çatışmaları gibi konulara da göndermelerde bulunuyor.

Rosetta da bu sinemanın tipik örneklerinden biri. Filme adını da veren Rosetta, zar zor bulduğu işinden ayrılmamak için tüm gücüyle savaşıyor, iş yerini ayağa kaldırıyor. Çünkü biliyor, toplumun alt kesimine mensup birinin iş bulmasının ve yaşamını sürdürmesinin ne kadar zor olduğunu. Tüm dünyanın “refah toplumu” olarak gördüğü Avrupa’nın göbeğinde yaşamasına rağmen, yaşadığı yerin öyle olmadığının canlı kanıtı Rosetta. Onun o güzel, sevimli ve çocuksu yüzü bile daha şimdiden hüznü ve acıyı öğrenmiş. Hayatın zorluğu yüzündeki ifadede şekil bulmuş. Büyümüşte küçülmüş gibi ifadesi, ondan Rosetta’nın. Alkolik annesi ile birlikte karavanda yaşayan Rosetta, böylesi sefil bir yaşam sürmesine rağmen yine de gururu elden bırakmıyor. Annesinin başkalarından dilenerek giysi ve yiyecek almasını içine sindiremiyor, annesi gibi olmak istemiyor ve sürekli annesiyle tartışıyor. İçinde yaşadığı hayattan memnuniyetsizliği ve hayata bir türlü tutunamamanın getirdiği öfkeyi annesinden çıkarmaya çalışıyor. Karakterler sınıfsal ayrımların ve işsizliğin çevrelerine ördüğü kalın duvara çarpıp bir bir kırılırken, Rosetta gençliğinin de getirdiği ele avuca sığmaz asiliği ve gururuyla başına olmadık işler açıyor. Mide ağrıları da olmasa, yaşamak için durmadan didinen Rosetta’nın bu zor hayata karşı ayakta durduğunu düşüneceğiz. Kendince bulduğu çözümlere rağmen, ağrıları sürekli artıyor. Bunlar Rosetta’nın haykırmak istediği, ama ayakta kalıp güçlü olmak için kendisine bile söyleyemediği büyük sorunların birer yansıması aslında. Rosetta sorunlarını içine atıp, hayatına devam etmeye çalıştıkça ağrıları daha da artıyor. Hayatın ağırlığını tek başına sırtlamaya çalışırken, karnını doyurmak için bin türlü şey denerken, içten içe tükeniyor Rosetta.

Dardenne Kardeşler, gündelik hayatın ritmini yakalamaya ve dış mekanda dolaşmaya olanak sağlayan 16mm. kameralarıyla, insani çıkmazlar, ikilemler, karşıtlıklar, hayatın zorluğu, işsizlik ve geçinme derdi gibi sorunları, insan odaklı hümanist sinemalarıyla vererek izleyiciyi düşündürmeye çalışıyor. İşsizliğin ve yaşamanın zorluklarının her yerde aynı olduğunu gösterdikleri gibi, hümanizmi ön planda tutarak, evrensel bir bakış açısı yakalıyorlar. Hayata tutunmaya çalışan bireylerin yaşadıklarını ekrana yansıtırken de, ön yargılardan olabildiğince uzak durmaya özen gösteriyorlar. Tıpkı yaşlı kıtanın usta yönetmenleri Rossellini ve Visconti gibi onlarda, toplumsal gerçekliği takip ederek, insanlara sunulan düşler yerine sokaktaki gerçek insanların yaşamlarına odaklanıyorlar. Kurgudan, yapaylıktan uzak, mesafesiz anlatımları, oyuncularından doğaçlama yapmalarını istemeleri, dış mekan kullanımına ve yakın çekimlere dayanan sinematografileriyle Dardenne Kardeşler, bir kez daha izleyenleri etkiliyor. O karanlık, karamsar, buğulu ve gri tablolarının içine bir kez daha izleyenlerini çekiyorlar. Ve bir kez daha sinemanın ne olduğunu gösteriyorlar. Basitliğin ve sadeliğin etkileyiciliğini, şiirsel bir uyumla göstererek, Lumiere Kardeşleri bir kez daha anıyorlar.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleLilya 4-Ever
Sonraki makaleWeeping Meadow
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK