Gerald’s Game

Gerald’s Game

519
0
PAYLAŞ

Stephen King romanından Mike Flanagan ve Jeff Howard’ın uyarladığı, daha çok orta karar korku / gerilim filmleri çekmeyi seven Flanagan’ın yönettiği Gerald’s Game, Gerald ve Jessie çiftinin göl kenarındaki evlerine gitmeleriyle başlıyor. Viagra ve kelepçe objelerinden fantezi yapmaya kararlı olduklarını anlamamız uzun sürmüyor. Tabii fikir Gerald’a ait ve karısı Jessie de onu kırmamak için uyum sağlamak niyetinde. Gel gör ki, kelepçe ile birlikte Gerald’ın başka ufak talepleri de oluyor ki, aralarında tartışma yaşanıyor. Akabinde Gerald yatakta kalp krizi geçirip ölüyor. Bunun spoiler olmaması gerek. Zira henüz filmin başlarında gerçekleşen bu olay sonrası filmin asıl konusunu oluşturuyor. Elleri kelepçeli şekilde yatakta kalan Jessie’yi civarda duyabilecek kimse yok. Kelepçenin anahtarları ve cep telefonu uzanamayacağı bir yerde. Yatak oldukça sağlam ve en önemlisi, çift bahçeden içeri girerken kapıyı açık bırakıyorlar. Böylece tek mekanda geçecek sıradışı bir kurtulma mücadelesi izlemeye başlayacağımızı sanıyoruz. Fakat bu çevre düzeni içinde fazla fikir üretemeyen King romanının başka yönlere sapmış olmasıyla kendi adıma hayal kırıklıkları beni bekliyor.

Stephen King’in Misery, Secret Window gibi izole bir coğrafyada kurguladığı gerilim hikayelerinin tadını almayı beklediğimiz Gerald’s Game, iyi bir başlangıç yapmasıyla, eve giren sevimsiz köpeğin yarattığı gerilimi hep yanıbaşında tutup, istediği an faydalı biçimde kullanmasıyla bu tadı sağlamakta gecikmiyor. Ama adı geçen King uyarlamalarında ana karakterin başına bela olmuş antagonistler sayesinde bu kapalı kalma durumundan üretilebilecek malzeme bolluğu, burada Jessie’nin konumlandırılış biçimi yüzünden birtakım dezavantajlar içeriyor. Elleri yatağa kelepçeli vaziyette böylesi bir kötü adamla uğraşabilmesi zor olabilir. Ama öte yandan Buried gibi tek bir karakterle 95 dakika toprak altında geçen bir filmin üretebildiği gerilim ve dram malzemesini andıran bir sürükleyicilik sağlamak zor sayılmaz. Kaldı ki, Jessie’nin sadece su içmeye çalıştığı bölüm bile bu filmin yaklaşık 90 dakika yatakta geçebileceğine dair parlak fikirler üretme potansiyeli bulunduğunu gösteriyor. Üstelik o fikirlerden birini daha üretip, ona yatağın dışından bakan bir Gerald ve bir Jessie ile hem evlilik muhasebesi, hem de geçmişe dair sırlar üzerine rahat rahat birşeyler söyleyebiliyor. Ama o da bir yere kadar.

Filmin bu noktadan yürüyeceğini, tek mekan filmlerindeki yaratıcılığa yaslanıp yeni fikirler üreteceğini beklerken ne yazık ki çok başka bir mecraya girilerek, artık bayatlamış bir çözüm olarak Jessie’nin geçmişindeki travmatik olayın deşilmesi, o olayın güneş tutulmasıyla ağdalı ve zoraki biçimde ilişkilendirilmesi, bir seri mezar soyguncusunun peydah oluşu, Buried ve benzeri filmlerin tek mekan meydan okumalarına şahit olmak isteyen seyirciyi dağıtıyor. Elbette bu, meydan okumayı seven tutkulu bir genç sinemacının senaryosu değil, bir Stephen King romanı uyarlaması. Kendisi romanın sürükleyiciliğini sağlayabilmek, gerekli mesajları ileterek okuyucuyu kaybetmemek için bu hamlelere ihtiyaç duyuyor. Öyle olunca da, tek mekanda geçen onlarca başarılı örnekten biri olmasını beklerken, klişelere ve mantıksızlıklara teslim olan, kötü de bir final yapan bir filme dönüşüyor. Yıllarca hak ettikleri yere gelemediklerini düşündüğüm iki iyi oyuncu olan Carla Gugino ve Bruce Greenwood’un performanslarına rağmen başladığı gibi bitiremeyen Gerald’s Game, romansal çekiciliğini filme de yansıttığı söylenilebilecek, fakat aynı zamanda sözünü ettiğim “tek mekan” beklentisi yüksek sinema severlerde bir nebze hayal kırıklığı yaratabilecek bir yapım.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleHaftalık Sinema Programı Sinesöz Youtube’da!
Sonraki makale54. Ulusal Yarışma Yola Çıkıyor

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK