The Shape of Water

The Shape of Water

974
0
PAYLAŞ

1960’ların Amerikasının soğuk savaş rüzgarları fonunda tasarlanmış 10. Guillermo del Toro filmi The Shape Of Water, gizli araştırmalar yapan devlete ait yüksek güvenlikli bir tesise getirilen amfibik bir yaratık ve tesiste çalışan dilsiz temizlikçi Elisa arasındaki ilişkiyi konu alan fantastik bir dram. Konuya bakarak “bu filmi kim çekmiş olabilir” sorusunun ilk akla gelen cevaplarından birisi del Toro olurdu. Yaratıklar ve canavarlarla arası çok iyi olan del Toro, özellikle The Devil’s Backbone (2001) ve Pan’s Labyrinth (2006) gibi orijinal dilinde iki filmle vizyonunu göstermiş, aralarda Hollywood yapımı Hellboy, Blade gibi uçuk kaçık serileri yönetmek için aranılan isimlerden biri haline gelmişti. Sonrasında Transformers kabilesinden Pacific Rim ve ağdalı Crimson Peak ile iyiden iyiye Hollywood vatandaşı olup, o vizyonundan uzaklaşan ya da tavizler veren, hatta daha önce çekilmiş bazı filmlerden olay / karakter alıntılayıp kendi senaryolarına uyarlayan yönetmen, aslında özgün konumundan uzaklaşma göstermekteydi. The Shape Of Water ile bu Hollywood alışkanlıklarını kontrolsüzce abartmış olarak karşımıza çıkıyor.

The Shape Of Water, konusu itibariyle şayet 2000 başlarındaki yaratıcı zihniyetle ele alınmış olsa çok daha iyi bir Guillermo del Toro filmi olabilecek iken, muhtemelen del Toro’nun kendisi tarafından (yapımcıların da müdahale veya destekleriyle) bir sürü tanıdık referansı senaryosuna boca etmesi sebebiyle ödül sezonuna yönelik algı yaratmaya oynadığını çok belli ediyor. En son Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet’nin dahil olduğu intihal iddiaları bir yana, tipik bir Beauty and The Beast formülünü hikayeleştiren, ama işi burada bırakmayıp Oscar tarihinde prim yapmış pek çok fikri filme tepeleme koyan del Toro, amaçladığı göz boyama işini gerçekleştirmiş bulunuyor ne yazık ki. Neresinden tutulsa mutlaka bir yerlerden esinlendiği/alıntılandığı bariz bu derme çatma film, artık bir noktadan sonra bu anımsattıkları neticesinde orijinal olmadığını seyircinin gözüne gözüne sokuyor adeta. Amfibik adam tasarımının Abe Sapien (Hellboy) ve Pale Man (Pan’s Labyrinth) karışımı gibi durması sadece başlangıç. Bu kadar fazla aşinalıktan sonra “kendisi” olamadığı için inşa etmeye çalıştığı herşey suni kalıyor bana göre.

Karakterlerden başlarsak, başroldeki duyabilen ancak konuşma engeli bulunan temizlik işçisi Elisa’nın rutinleri olsun, naifliği olsun özellikle Amélie’den öykünmeler barındırıyor. Ancak del Toro’nun onu tümüyle naif yansıtmayıp Amélie benzerliğini savuşturmak gibi birazdan bahsedeceğimiz bazı cinsel eklemeleri var. Neyse, onun amfibik dostumuza aşık olacağı kesinliği ise, bu iki “konuşmadan anlaşabilen” aşık zorlamasına alışmamız yönünde bizi güdülüyor. Elisa’yı bu şekilde ayrıcalıklı hale getirip Oscar’a hazırladıktan sonra, çevresini de ona uygun hale getirmeye çalışan del Toro, sanatçı eşcinsel -ki ne sanatçılığı, ne de eşcinselliği elle tutulur hale gelmeyen- komşusu ve akıl hocası Giles’ı onun yanına monte ediyor. Fakat sadece sürekli gittiği kafeyi işleten gence olan ilgisi (ki o da hemen geçiştiriliyor) ile eşcinsel olduğu vurgulanan Giles da üstünkörü karakterize edilince sıra geliyor Elisa’nın iş arkadaşı Zelda’ya. Durmadan kocasını çekiştiren, hem çalışıp hem de evini çekip çeviren sevimli bir siyah kadın olarak Zelda da, basit bir yancı olarak gösterilmemeye uğraşılıyor. Siyah olmasının vurgusu ise del Toro’nun “iyi taraf” ve tabii “Oscar kaygılı” üçlemesinde yatıyor. Dilsiz, eşcinsel ve siyah şeklinde ötekileştirilen bu üç iyi karakter ile işini sağlama alan yönetmenin baş kötüsü olan hükümet görevlisi Richard Strickland ise, Pan’s Labyrinth’in müthiş kötü adamı (ve üvey babası) Vidal’i anımsatıyor. Yaratığa işkence eden, evli ve iki çocuklu aile hayatına rağmen Vidal misali ruhsuz bir üvey baba gibi resmedilmesi de yine bir iki sahneyle geçiştirilen çevre düzenlemelerinden.

Guillermo del Toro, bu kadarla yetinmeyip sanki ödülleri garantiye almak için herşeyi göze alabileceğini gösterircesine başka şablonlara başvurmaya doymuyor. 60’larda Amerikan hükümetinin Ruslarla pekçok alanda rekabet halinde olmasından istifade, hikayeye casusluk gerilimi de eklemeye çalışarak iyice dağıldığı için, alameti farikası olan fantastik sahnelerde de feci açıklar veriyor. Örneğin yaratığın ortadan kaybolduktan sonra Elisa’nın onu evinin altındaki boş sinema salonunda tek başına büyülenmiş bir şekilde ayakta The Story Of Ruth (1960) (İncil ve Yahudi yazıtlarından uyarlanmış bir tarihi dram) izlerken bulması, Elisa ve yaratığın banyo kapısını kilitleyip içeriyi suyla doldurması sonucu bir su altı romantizmi yaşamaları, bahsini ettiğimiz üç öteki karakterin, Rus ajanı iyi kalpli doktorun da yardımıyla yaratığı yüksek güvenlikli (!) hükümet tesisinden kaçırmaları tahammül sınırlarını zorlayıcı nitelikte. Zaten aklı başında bir seyirci, bu tesisin yaratığın konduğu bölümünde Elisa ve tuhaf erkek arkadaşının su tankında rahatça piknik yapıp cilveleşmeleri gibi sahnelerle kendisini neyin beklediğine dair hazırlığını yapmıştır. Özünde Creature From The Black Lagoon (1954) ve Beauty and The Beast formülleri ancak bu kadar saçma biçimde senaryolaştırılabilirdi.

Guillermo del Toro belli ki Oscar almayı saplantı haline getirmiş, bu uğurda The Shape Of Water’ı derme çatma bir Oscar paketi haline getirmiş. En son 2006’da Pan’s Labyrinth ile En İyi Orijinal Senaryo ödülünü Little Miss Sunshine’a kaptırmasıyla aradan geçen zamanda bolca Oscar gözlemi yaptığı anlaşılıyor. Bu ödül hırsı paçalarından öyle bir akıyor ki, bir ara Elisa’nın hayal kurduğu sahnede siyah beyaza bürünen ekranda Elisa ve amfibik adam sahnede dans ediyorlar, dilsiz Elisa şarkı söylüyor, yaratık da Fred Astaire gibi onunla dans ediyor. Yani anlayacağınız, bu gözlemlerin arasında 5 Oscarlı The Artist (2011) bile kendine ufak bir yer bulmuş. Hem bir Disney filmi gibi görünüp renkli, ışıltılı, sevimli, müzikli anlar yaratarak İsa’ya, hem de mastürbasyon, çıplaklık, seks sahnesi, penis muhabbeti ekleyerek o kadar da sevimli olmadığını göstermek istercesine Musa’ya yaranmaya çalışıyor. İncelikli bir sanat ve görüntü yönetimi, dönemi yansıtan diğer detaylar, filme çok fazla gelen Alexandre Desplat müzikleriyle vitrin sağlama alınarak görev tamamlanıyor. Sonuç olarak The Shape Of Water tam 13 dalda Oscar adaylığı ile yere göğe konamaz hale getiriliyor.

Filmin az sayıdaki pozitif unsurlarının başında Elisa rolündeki İngiliz oyuncu Sally Hawkins geliyor. Fakat bu senaryoda kendisinden beklenen ne ise, sadece onu verdiği söylenebilir. Onun bu yaratığa aşık olmasına ikna olacağımız ne varsa tamamen Hawkins’in çabasının ve doğal duruşunun bir sonucu. Oynadığı her filme belli bir iz bırakan Michael Shannon ise onun peşinden geliyor. İlginçtir, bu rolle hiçbir adaylık dahi almayan Shannon’a karşın, bu filmde gayet düz performanslarını izlediğimiz (iyi oyuncular olduğunu da bildiğimiz) Richard Jenkins ve Octavia Spencer bu suni ödül rüzgarından nasipleniyorlar. Amfibik Adam tasarımı ise, Amazon Nehri’nde bulunmuş, oranın yerlilerinin tanrı gibi tapındığı gizemli ve bilinçli bir su yaratığından ziyade, çoğunlukla evcil hayvan gibi resmediliyor. Hawkins’in çabalarıyla Elisa’nın ona aşık olmasını hızlandırılmış biçimde de olsa sindirme isteğimize rağmen, yaratığın onu benimsemesi sadece duygusuz hayvansal içgüdü sınırlarında kalıyor. Yani del Toro’nun Oscar tuzağına düşmüş dimağlar artık bir yerden sonra filme ne konursa konsun kabullenmek zorunda hissediyor. Trump’ın Meksika sınırına duvar öreceğini duyan Akademi ise, haklı muhalif yaklaşımını Meksikalı del Toro’nun en kötü filmlerinden birini ödüllere boğma haksızlığıyla göstermek istiyor. Bunu yaparken başka filmlerdeki bir sürü güzel emeği görmezden gelerek.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleDarkest Hour
Sonraki makaleThe Florida Project
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK