Bağlılık Aslı

Bağlılık Aslı

664
0
PAYLAŞ

Dardenne Kardeşler’in son filmi Genç Ahmet (Young Ahmed, 2019) Müslüman bir genci odağına alır. Film, tanıştığı bir camii imamı tarafından beyni yıkandığı ve manipüle edildiğine inanılan Ahmet isimli bir gencin değişimini anlatır. Ahmet, imamın toplantılarına katıldıktan sonra kendisini dışa kapatır; insanlarla ve çevreyle ilişkisi kesintiye uğrar. Cihatla ilgili imamın söylediklerinden etkilenen Ahmet, okuldaki öğretmeninin Yahudi bir sevgilisi olmasını ve derste kendilerine müzikle birlikte Arapça öğretmek istemesi üzerine onu öldürmeye teşebbüs eder. Filmin başından son anına kadar yönetmenler Ahmet’i omuz hizasından takip ederek olaya müdâhil olmak yerine gözlemci kalmayı tercih ettiklerini ima eder. Ancak filmde Ahmet’i ilk gördüğümüz andan final anına kadar seyirci olarak Ahmet’in iç dünyasına, kararlarına, varoluşsal sorgulamasına, İslâmiyet ile olan ilişkisine ve davranışlarına etki eden faktörleri görmeyiz. Ahmet’in etrafında iletişime geçtiği bütün Avrupalılar onu eğitmeye, rehabilite ederek “hayatını kurtarmaya” çabalasa da Ahmet kendi bildiğini okur. Bu bakış açısı seyircinin gözünde Ahmet’i antipatik, olumsuz ve tehditkâr biri yapar. Dolayısıyla finalde olumsuz tip anlatıda cezalandırılır ve seyircide bir rahatlama yaşatılır. Aynı zamanda bir tür ilahi adalet duygusu da yeniden teskin edilir. Dardenne Kardeşler’in filmi Batı’nın İslâmiyet’i anlama çabasından çok, imamların insanların beyinlerini yıkayarak onları birer teröriste dönüştürmesiyle ilgilenir. İslâmiyet’te insan öldürmenin, birine zarar vermenin en büyük günahlardan biri olduğuyla ya da sosyal hayattan uzaklaşmadan da dinin gereklerinin yerine getirilebileceğiyle hiçbir şekilde ilgilenmez. Batı tarafından üretilen mevcut stereotipler üzerinden iyi ve kötü yaratılarak final anında da imam hapishaneye atılır, Ahmet de cezalandırılır. Böylece klasik dramaturji yeniden kurulur.

Dardenne Kardeşler’in tipik bir Batılı gözüyle klasik dikotomiler üzerine inşa ettiği Genç Ahmet gibi Semih Kaplanoğlu da son filmi Bağlılık Aslı da benzer tuzaklara düşer. Filmin başkarakteri olan Aslı, küçükken kendisini ve kızkardeşini bırakıp Almanya’ya kaçan, intiharı deneyen ama başarılı olamayan bir anne ile alkolik, hiçbir işte dikiş tutturamayan, kimse okumasa da kendi gündemini yaratacak bir gazete çıkarmaya devam eden bencil bir babanın çocuğudur. Taşrada kendisine sunulan çıkışsız hayatı, zengin ve şehirli bir erkekle evlenerek geride bırakır. Artık şehirli, orta sınıf ve konforlu bir hayata sahiptir. Ancak yeni doğan bebeği Aslı’nın bütün hayatını değiştirecektir.

Semih Kaplanoğlu’nun yarattığı karaktere yaklaşımı da Dardenne Kardeşler’in karakterine yaklaşımına benzer. İlk andan son ana kadar Aslı bir karaktere dönüşmez. Baştan itibaren bir tiptir. Yönetmenin kendi doğrularını seyirciye dikte edeceği ve mesajını ulaştıracağı boş bir yüzey gibidir. Belirli bir amaç için anlatının başrolünde yer alır. O yüzden de eylemleri üzerinden tip bir varoluş kazanarak derinliği olan bir karaktere dönüşemez. Aslı’nın eylemleri basit ve düz dikotomiler yaratılarak aktarılır. Örneğin Aslı’nın bebeğiyle, eşiyle ve çevresindeki insanlarla ilişki kuramamasının nedeni çocukluğunda annesinden ve babasından gerekli sevgiyi ve ilgiyi görememesidir. Onların sevgisizliği çocuklarını da sevgisiz yapmıştır. Aslı da aynı döngüyü kıramadığı için kendi çocuğuna karşı annelik görevlerini yerine getirememektedir. Kuşkusuz psikolojik açıdan bu önemli bir tespittir ve doğruluğu da aşikârdır. Ancak Aslı’nın durumunu ya da herhangi bir insanın durumunu tek başına açıklamaz. Bir insanın yetişmesi ve kendi benliğini kurarak karakterini geliştirmesi süresince sosyal, toplumsal ve ekonomik koşullar da aile kadar önemli ve belirleyicidir. Pierre Bourdieu insanların belirli kültürler veya alt kültür içerisinde yaşamaları sonucunda zihinlerinde sahip oldukları temel bilgi stokunu anlatmak için habitus kavramını kullanır. Habitus, bireyin içinde yer aldığı toplumsal bağlamın etkisini harekete geçiren bilişsel ve güdüsel bir mekanizma halini alır. Dolayısıyla bireysel ve kolektif tarihe bağlıdır. İşçi sınıfından, taşradan ya da orta sınıftan biri davranış biçimi içerisinde kendi sınıfının ve geldiği ortamın da etkisini taşır. Bu bağlamda yaratılan Aslı karakterinin orta sınıftan olmadığı, orta sınıf geleneklerine sahip olmamasına rağmen sadece yaptığı evlilikle sınıf atladığı düşünülürse, onu orta sınıf eleştirisi için bir rol model almak, “hem işe giderim hem çocuk yaparım” düsturu üzerinden yarattığı duygusal boşluğa dikkat çekmek eksik ve yanlış bir bakış açısı sunar. Bunun yanı sıra Aslı’yla ilgili en önemli sorun, eylemlerini belirleyen ve Aslı’nın yaşamına bağlam kazandıracak bir çevre filmde yoktur. Aslı’nın karakterini belirleyen unsurlar filmde yer almaz. Aslı’nın hızla işe dönme isteğini, çocuğuna bakan bakıcıya sınıfsal bir öfkeyle psikolojik şiddet uygulamasını anlamlandıracak bir çevre, Bourdieu’nun tabiriyle habitus, ortada olmadığı için film derinleşmek yerine sığ dikotomilere hapsedilir. Filmin biçimi de bu dikotomilerin altını çizer. Andreas Sinanos’un baştan sona tutarlı ve titiz görsel çalışması bize Aslı’nın yaşadığı ortamı bütün detaylarıyla görmemizi sağlar. Soğuk ve metalik bir tonda Aslı’nın konforlu ve zengin evinde dolaşırız. Kameranın bize gösterdiği tek şey maddedir, maddi olandır. Bunun karşı ucunda dikotomiyi tamamlayan unsur ise Aslı’nın sahip olmadıklarıdır. Aslı varlıklı olmasına rağmen manevi olarak yoksundur. Dolayısıyla tutarlı bir biçimde maddeyi ve maddi olanı görünür kılmak; maneviyatta ve duygu dünyasındaki boşluğun altını çizer. Bu biçimin bir benzerini Andrei Tarkovsky’nin Solaris (1972) filminde de görürüz. İnsanoğlu ilkel bir medeniyetten rasyonalite, bilim ve teknoloji ile birlikte uzaya sıçramıştır. Bütün tasarıma soğuk renkler hâkimdir. Teknoloji ve maddi dünya detaylarıyla bize gösterilir. Ancak akla sahip olmak, doğadan uzaklaşmayı ve duyguyu kaybetmeyi de beraberinde getirir. Tarkovsky’nin başkarakterin yolculuğunu blok bir planla bağladığı bir sekansta filmin tüm altmetni de görünürlük kazanır. Attan arabaya, arabadan da uzay aracına doğru bir geçiş yaşanır. Yönetmen montajda üst üste gelen otoyolların, ışıkların, gökdelenlerin ve arabaların çıkardığı gürültüyü tek bir plansekansta çekiliyormuş gibi arka arkaya ekrana taşır. Bu teknolojik senfoniyi, astronot Kevin’ın çocukluğunun geçtiği eve bizi götüren ani bir kesme takip eder. Görüntü sessiz, sakin ve huzurludur. Dikotomi çok nettir: Modern yaşam, rasyonalite, bilim ve teknoloji insanı mutsuz ve huzursuz ederken, doğa tam tersine insana yeniden kaybettiği huzuru sağlar. Bağlılık Aslı filminde de yaratılan dikotomiler ve onlara hizmet eden biçimsel unsurlar benzer şekilde filmin anlam dünyasını inşa eder.

Semih Kaplanoğlu’nun orta sınıf yaşamı üzerine gözlemleri ve eleştirmek istediği noktalar olabilir. Ama bunu yapmak için orta sınıf geleneğine sahip karakterler ve bunu tartışabileceğimiz, anlayabileceğimiz ve anlamlandırabileceğimiz bir habitusun oluşması gerekir. Bu olmadığında ataerkil bir toplum içerisinde erkeği meselenin dışında bırakarak Aslı’nın eylemlerini sorgulatmadan baştan onu mahkûm etmek ve onu bir bireyden çok bir sınıfın temsili olarak çizmek, onu hedef tahtasına koymak anlamına gelir. Oysa Aslı’nın yaşadıkları ne sadece Aslı’yla ne de orta sınıf refleksleri ve yaşama biçimiyle ilgili durumdur. Türkiye’nin özellikle 1980’lerden sonra hızla dönüşmesi, küresel sisteme entegre olurken yeni sınıfların, yeni değerlerin, yeni yaşam biçimlerin ortaya çıkması ve mevcut gelenek göreneklerin, hayatı algılama şekillerinin olumlu ya da olumsuz değişikliklere uğramasını düşünmeden Aslı’yı anlamlandırmamız çok güçtür. Ama mesele erkek egemen bir toplumda cinsiyet eşitsizliğine ve erkeğin maddi anlamda boyunduruğunda kalmaya mecbur olan Aslı’nın yaşadığı travmaları anlatmak değildir. Mesele Dardenne Kardeşler’in Genç Ahmet filmindeki gibi seyirciye doğruluğundan emin olunan bir mesajı iletmektir. Filmin son anına kadar “eksik” ve “yetersiz” olan Aslı, finalde yaptığı fedakârlıkla birlikte birdenbire verimlilik sembolü bir Tanrıça heykeli gibi sıcak bir ışık ve gülümseyen bir yüz ifadesiyle karşımıza çıkar. Bir anlamda Aslı ancak kendi istek ve arzularını çocuğun yaşamına feda ederek olumlanabilir. Finalde belki Semih Kaplanoğlu Aslı’nın Tarkovsky karakterlerine benzer fedakârlığıyla esas değerli gördüğü şeyin önemini vurgular; ancak diğer taraftan dünyayı deneyimleme ve çevresel faktörlerin etkilerini de gözardı etmemize neden olur. Film, Aslı (ve Aslı’lar) için sürdürülebilir bir hayattan çok anlık bir kurtuluş reçetesi önerir.

 

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makaleFilmekimi 2019 Önerileri
Sonraki makale303
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK