Karakomik Filmler 1

Karakomik Filmler 1

1031
0
PAYLAŞ

G.O.R.A. (2003), A.R.O.G. (2006), Yahşi Batı (2009), Pek Yakında (2014) ve Arif v216 (2017) gibi filmlerde Cem Yılmaz’ın meddah geleneğinden ve tuluat tiyatrosundan da beslenerek temsiller yapan Münir Özkul (Edi ile Büdü dönemi), Feridun Karakaya (Cilalı İbo serisi) ve Sadri Alışık (Turist Ömer serisi) çizgisinin bir devamı olarak gördüğümü Arif v216 üzerine yazdığım bir yazıda ifade etmiştim. Amacım o yazıda yazılanları tekrar etmek değil, ancak Cem Yılmaz’ı başarılı yapan şeyin sadece taklit yapma yeteneği ve zekası olmadığını, bir geleneği de modernize etme çabasının başarısında önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Geleneksel temaşa sanatlarını çok iyi bilen ve senaryolarında bunu ustalıkla kullanan Sadık Şendil’in Arzu Film içerisinde yaptığı devrimde de benzer bir boyut vardır. Şendil’in hem içerik (tip çeşitliliği anlamında) hem de biçim (perdeli yapı, geçişler ve dramaturji) anlamında geleneği dönemin şartları içerisine taşıması ve Ertem Eğilmez’in senaryo anlamında kurduğu matematik ve iyi bir kimya tutturan başarılı oyuncu kadrosu da Şendil’i destekleyerek Arzu Film Ekolü’nün oluşmasını sağlar. Ancak Cem Yılmaz’ın filmlerinde senaryo, yönetim ve dramaturji anlamında Arzu Film Ekolü’ndeki dayanışma ve kimyanın yerini tek kişilik bir şov alır. Filmlerde dakika başı espri yapan, meddahlıktan Turist Ömer’e doğru geniş bir skalada gidip gelen ve Türklük mitosunu hicveden ama aynı zamanda hicvettiği mitosa olan bağlılığından haz da duyan bir Cem Yılmaz izleriz. Karakomik Filmler bu anlamda Yılmaz’ın filmografisi açısından birtakım farklılıklar içeriyor.

İki farklı türde iki farklı hikâyeye sahip olan filmde izlediğimiz ilk hikâyede uzun süre arabalı vapurda çalışan Metin’in bir gün işten çıkarılma korkusu yaşaması anlatılır. Diğer filmlerinden farklı olarak Cem Yılmaz Karakomik Filmler’in ilk bölümünde Metin’in hikâyesi üzerinden aslında Türkiye üzerine geniş bir toplumsal bakış da yakalar. Şirketteki değişimlerle birlikte başlayan yeni patron, yeni iş düzeni ve verimlilik esasına göre çalışanların yeniden iş akitlerinin gözden geçirilmesi Metin’in işini kaybetme korkusu etrafında yansıtılır. Yan hikâyelerle birlikte genişleyen bu çatı esasında tipik bir Yeşilçam filmi treatmanı gibidir. Günün birinde saf, iyi niyetli ve masum başkarakterin dostlarıyla birlikte yaşadığı sade ve korunaklı dünyası neoliberal düzen ve hırslı şirket yöneticileriyle birlikte tehdit edilir. Başkarakterin sevdiği kız, zengin ve zorba bir “serseri” çocuğu tercih eder. Buraya kadar her şey benzerlerini yüzlerce defa izlediğimiz Yeşilçam filmleri gibidir. Ancak Cem Yılmaz filmde hem tozpembe Yeşilçam dünyasını yıkar hem de o dünyayı yeniden inşa eder. Filmin anlatı açısından yaratıcı olmayan biçimsel bir yanıltmaca ile kurguladığı bu çift uçlu yaklaşımın filmin teknik özelliğinden çok Cem Yılmaz’ın sinemaya ve hicvettiği, zaman zaman da sevgiyle bağlandığı Yeşilçam’la olan ilişkisinden kaynaklandığını düşünüyorum. Türklük mitosu gibi o mitosu yeniden üreten ve filmlerde bir tür “biz” vurgusunu söylem olarak inşa eden Yeşilçam da bu anlamda Cem Yılmaz’ın komedyen, yönetmen, senarist ve en nihayetinde birey olarak onu oluşturan habitusun en temel parçalarından biridir.

Hokkabaz (2006) haricindeki filmlerinde Cem Yılmaz’ın Türklük, erkeklik, popüler kültür ve Yeşilçam gibi unsurları alaycı, hicveden ve yer yer duygusal bağ kuran biçimde ele aldığını görmüştük. Karakomik Filmler’in ilk bölümünde ise bu resme Cem Yılmaz bir de tersinden bakmayı deniyor. Toplumsal arka planı içerisinde ayakta tutunmaya çalışan sıradan insanların hayatlarına Yeşilçam’ın klişeleri dışında bir bakış atıp sonrasında yeniden aşina olduğu sulara geri dönüyor. Temel problem ilk bölümün süresi içerisinde karakter ve çevre etkileşiminin yeterince derinleşememesinden kaynaklanıyor. İlk bölümün ilk yarısında Metin’in hikâyesi derinleşip katman katman açılacakken, bireysel ile toplumsal arasında birbirini besleyen bir yapı belirmişken Yılmaz ikinci yarıda yeniden eski tarzına dönerek klişelere yaslanıyor. Metin’in hikâyesi de tıpkı Hokkabaz’da başarıyla altından kalktığı gibi dört başı mamur bir insan hikâyesine dönüşecekken klişe bir Yeşilçam pastişine dönüşüyor. Buna rağmen, Cem Yılmaz’ın Karakomik Filmler’in ilk hikâyesinde denediği şey ve filmin ikili yapısı yönetmenin filmografisi açısından farklı bir eşik: Bireysel ile toplumsal olanı, ana akım ile sanat sinemasını, bol kesmeli, hızlı, akıcı ve özensiz televizyon estetiği ile daha uzun planların, daha az kesmenin ve daha minimal bir yönetimin iç içe geçtiği melez bir yapı var. Bu, filmdeki iki hikâyenin kendi içinde olduğu gibi iki hikâyenin birbiriyle yarattığı karşıtlıkta da var. İlk hikâyede on beş yıldır arabalı vapurda çalışan alt sınıftan Metin’in başına gelenler ve yaşadığı koşullar ile ikinci hikâyede belirli bir gelire sahip, kendi güvenlikli hayatlarında yaşayan ve çapkınlık yapmak için birkaç günlüğüne kaçamak yapan dört erkeğin durumu diğer yanıyla Türkiye manzarasını da genişletiyor. Türkiye’deki erkeklik halleri üzerine de film bir söylem inşa ediyor.

İlk bölümde aynı gemide yaşayan bir grup insanın yaşamı üzerinden bir mikrokozmos kuran yönetmen, ikinci bölümde ise parçalanmış bireysel yaşamlar üzerinden bilimkurgu, fantastik ve komedi türlerini iç içe geçiren türlerarası bir seyirliğe imza atıyor. Ancak Cem Yılmaz’ın kendi kendini tiye alan, metinlerarası ve yarattığı anlatı aracılığıyla kendi üzerine de düşünen bakışı ikinci bölümde merkezi bir öneme sahip. Cem Yılmaz filmlerinde farklı türlerin iç içe geçmesi ve yöntem olarak kurmacanın kendi doğasına bakan ve anlatıyı o yabancılaştırma üzerinden inşa eden bakış açısı, diğer tarafıyla da sinemada türlerin yarattığı klişelerle birlikte yaratılan anlatı stratejilerini ve kurmaca dünyanın sınırlarını da görünür kılar. Kurmaca ile gerçek dünyanın sınırları arasındaki geçişlilik, ikisi üzerine de eşzamanlı düşünmeye ve sorgulamaya imkân tanır. Cem Yılmaz’ın gelenekle olan bağlantısı gibi geleneksel anlatı stratejileri olarak ifade edilebilecek türlerle kurduğu ilişki de bu anlamda eleştirel olmaktan ve kalıpları radikal biçimde tersyüz etmekten ziyade geçişlilik esasına dayanır. Bu şekilde Pek Yakında gibi tamamen Yeşilçam üzerine inşa edilen bir çatıya sahip bir filmde hem Yeşilçam’ın klişeleri tiye alınır hem de anlatı tam da bu klişelerden beslenir. Geleneksel anlatı kalıpları ve onların yarattığı trükler aşinalık hissi sağlayıp seyirciye ulaşırken, öte taraftan yaratılan eksantrik tipler ve zekice esprilerle birlikte anlatılar arasında geçişlilik yakalanır. Modern sinemayla birlikte ortaya çıkan kendine gönderme yapma, kendini yansıtma ve film içinde film gibi yöntemler de Cem Yılmaz sinemasındaki geçişliliğin bir tezahürüne dönüşür. Felekten Bir Gece (The Hangover, 2009) tarzında eğlenceli bir yol filmi gibi başlayarak Yılmaz’ın sevdiği bilimkurgu türüne dönüşen hikâyenin anlatımı bu açıdan şaşırtıcı bir şey vaat etmez. A.R.O.G., G.O.R.A., Yahşi Batı ve Arif v216 gibi filmlerde gördüğümüz yapı filmin ikinci bölümünde de aynı şekilde işler.

Karakomik Filmler yönetmenin diğer filmlerine kıyasla ne komiktir ne de dramatiktir ancak kronolojik bir seyirle filmlerine baktığımızda olumlu anlamda farklılıklar da taşır. Filmlerin yapım stratejisi ve formatlarından dolayı belki güldürü, aksiyon ve drama olarak derinleşemez ama buna rağmen Cem Yılmaz’ın sinemaya yaklaşımı açısından olumlu anlamda çeşitli dönüşümlerin de işaretlerini verir. Özellikle de ilk bölüm. Ayzek Metin gibi eminim pek çok senaristin gıptayla bakacağı ve yazmak isteyeceği tarzda “karakomik” bir karaktere sahip olmasına rağmen bunu sadece karanlık ya da sadece komik bir biçimde ele almaz yönetmen. Bundan önceki filmlerinde yaratılan karakterler komik olmakla yetinen tiplerdir. Yeni filmin ilk bölümünde ise tam anlamıyla bölümün süresi sınırları içinde bütünlüklü ve çok boyutlu bir hale gelemese de bunun denendiğini görmek de farklı bir çabanın ürünüdür. Cem Yılmaz filmlerindeki karton ve tek boyutlu arka planın da derinlik kazanmaya doğru yol alması aynı derecede önemli bulduğum bir farklılık. Şüphesiz sinemaya sadece hoş vakit geçirmek için gidenler için bu olumsuz bir şey. Ticari rakamlara bakıldığında seyircilerin büyük bir bölümü Hokkabaz’daki İskender’i, Sait’i, Maradona’yı değil G.O.R.A. ve A.R.O.G.’daki Arif’i ya da Pek Yakında’nın Zafer’ini görmek istiyor. Bir filmografinin Arif’le, Aziz’le, Zafer’le dolması çoğu kişinin arzu ettiği bir şey. Bunun farkındayım. Ancak esas sorun, Arif’ten Zafer’e doğru giden filmografinin tekrara düşerek kendi malzemesini tüketmesi. Esas tehlike Cem Yılmaz’ın Turist Ömer serisi gibi Arif uzayda, Arif tarih öncesinde, Arif Amerika’da, Arif Yeşilçam’da gibi başlıklarla da ifade edilebilecek bir serialden çıkamama durumu. Bu anlamda bütün eksikliklerine ve tekrarlarına karşın Karakomik Filmler’in ilk bölümündeki farklılıkların olumlu bir çabanın ürünü olduğunu ve Cem Yılmaz’ın yeni filminde Arif’ten farklı bir karakterin peşine düştüğünü söylemek mümkün.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makaleBağlılık Aslı
Sonraki makale7. Boğaziçi Film Festivali Ulusal Yarışma Değerlendirmesi
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK