Fitzcarraldo

Fitzcarraldo

500
0
PAYLAŞ

 

fitzcarraldo

Bu öykü; yemyeşil, birbiri ardına dizili ağaçların yüksek dağları bile erittiği, sisli gökyüzünün altında, Tanrı’nın yaradılışı sonlandırmadığı yer olduğuna inanılan Amazon’ların tam ortasına bir opera binası dikmek isteyen, Fitzgerald’ın nam-ı diğer Fitzcarraldo’nun öyküsüdür.

Filmin ana karakteri olan Fitzcarraldo; hayalperest, tutkulu ve inatçı karakterinin dışında, parayla her şeyi satın alamayacağını fark eden, saraylarda kalmak yerine yerli çocuklarla birlikte yaşayan, kazancını sanata yatırmak isteyen tipik bir Rönesans dönemi burjuvası gibidir. Ama dünyanın bu unutulmuş yerinde, nefret ettiği sonradan görme zenginler arasında Fitzcarraldo, gün geçtikçe kendini kaybetmeye başlar. Bir süre sonra opera yapma fikri yaşamının tek amacı olur. Çevresindeki insanlar onun ne kadar deli olduğunu düşündükçe, onun bu amaca olan bağlılığı daha da artar. Tıpkı Aguirre’nin Amazon’lardaki altın arayışı gibi, Fitzcarraldo’da varoluşsal merkezine “opera yapma” idealini oturtur. Bu da onu, Aguirre gibi günden güne daha da delirtir. Temel olarak baktığımızda, bu yüzden Fitzcarraldo ve Aguirre karakterleri özleri açısından aynı doğrultudadır. İkisi de saplantı haline getirdikleri hayallerini gerçekleştirmek uğruna kendilerini kaybederek, yaşama amaçlarını unutmuş ve içine düştükleri boşluktan kurtulamayarak deliliğin eşiğine kadar gelmişlerdir. (Hatta Aguirre bu eşiği de geçmiştir.) İkisinin de gerçeklikleri, çevresindeki insanların gerçeklik algılarından farklıdır. Bu nedenle kendi amaçlarını gerçekleştirerek, kendi dünyalarını diğerlerinin dünyasından daha gerçekçi göstermeye çalışırlar. Onların amaçlarına bu kadar tutkuyla sarılmalarını sağlayan başlıca faktörde, diğerlerinin yaşamlarını dışlayarak, kendi yaşamlarını ön plana çıkarma istekleridir. Bu açıdan iki karakterin benzerlikleri aşinadır. Fakat Fitzcarraldo çevresindeki insanlara, özellikle çocuklara daha yakındır ve çevresindeki insanlarla iletişimi daha fazladır. Yine de bu iletişim bir etkileşim doğurmaz. Çevresindekilerin düşündükleri onu fikirlerinden vazgeçirmez. Onun iletişim kurmasının ve yerlilere yakın olmasının esas nedeni, yerlilerin temsil ettiği “doğaya dönüş” nosyonudur. Diğer Herzog filmlerinde de rastladığımız yerliler, modern şehirlerin içine hapsolmuş, büyük bir kimlik bunalımı yaşayan bireylerin yeniden özüne dönüşlerini de simgeler. Bu açıdan Fitzcarraldo’nun da çocuklarla ve yerlilerle yakınlaşması, onun kendini bulmasını ve ruhunu dinginleştirmesini sağlar. Bu sayede onu hedeflerine ulaştıracak tutkuyu ve azmi daha canlı tutar.

Hem Aguirre hem de Fitzcarraldo karakterlerinin böyle çizilmesi, Werner Herzog’un kendi karakteriyle de ilişkilidir. Birçok filmini büyük zorluklarla boğuşarak, büyük bütçeler ve uzun zamanlar harcayarak, başrol oyuncusuyla sürekli didişerek çekmiş, inatçılığını ve kararlılığını her seferinde göstermiş olan Herzog’un filmlerindeki karakterlerde bu yüzden içten içe Herzog’a benzer. Onun, sevginin çok ötesine geçmiş, yaşama amacına dönüşen sinema tutkusu, film yapma arzusu diğer karakterlerine de bulaşmıştır. Bu saplantı derecesindeki tutkusu, karakterlerine bulaşıcı bir hastalık gibi geçerken onun bu deli dolu karakterlerine hayat veren hem kadim dostu hem can düşmanı olan Klaus Kinski ile birlikte beyazperdede vücut bulur. Kinski, Herzog’un karakterleri için biçilmiş kaftan gibidir. Kinski’nin kendi deliliği, güçlü oyunculuğu ve farklı yüz hatları bu karakterleri olduğundan daha canlı kılmaktadır.

Yönetmen Werner Herzog, Amazon’ları ve çevresindeki yerleşim alanlarını ve burada yaşayan insanları bir belgeselci gözüyle kameraya almış, 16mm kamerasının verdiği özgürlükle, buralarda yaşayan yerlilerin günlük hayatlarını bozmadan, onlara bir görev yüklemeden, hayatlarını olduğu gibi resmetmiştir. Bu resim içinde kapitalizmle birlikte oluşan zengin sınıfının yaşam tarzını da gözler önüne sermiştir. Balıklarına yem olsun diye destelerce parayı havuza atan, yavru kaplanları kedi gibi evlerinde beslemeye çalışan, sınır kasabasında görkemli saraylar inşa ederek içlerini Avrupai tarzda döşemeye çalışan, bu sonradan görme zenginlerin hayatlarını da kamerasına almayı ihmal etmemiştir. Bir tarafta yoksulluk ve sefalet varken, diğer tarafta da bu açgözlü ve sonradan görme insanların yok yere harcadığı servetlerinin yansımaları vardır. Herzog, birbiriyle tamamen zıt olan, aynı zamanda da kapitalizmin temelini oluşturan bu karşıtlığı da olduğu gibi yansıtmıştır. Bu sayede Fitzcarraldo karakteriyle hafızalardan çıkmayacak epik bir macera filminin içine kendi eleştirelliğini de katmayı başarmıştır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleFanny and Alexandre
Sonraki makaleGadjo Dilo
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK