Swinki

Swinki

741
0
PAYLAŞ


Almanya ve Polonya sınırında, işsizlik ve fakirlikle boğuşan küçük bir kasabada yaşayan ergenlik çağındaki gençlerin hayata tutunma çabalarını anlatan Swinki (Domuzcuklar), ilk bakışta Amerikalı yönetmen Larry Clark’ın filmlerini andırıyor. Yönetmen Robert Glinski, henüz ergenlik çağında olmalarına rağmen, yaşadıkları dünyanın bütün kirini pasını üzerlerinde taşıyan ve “normal” olmayı reddetmiş, toplumun bir şekilde dışında kalmış karakterlerle çevrili, acımasız olduğu kadar da gerçekçi bir dünyayı betimliyor. Çıkış arayan ama çıkışsızlığın içinde yitip giden çocukların hikayesinden büyük resme bakmaya çalışıyor. Sistemin olumsuz anlamda dönüştürücü gücünü, sıradan bireyleri nasıl birer dişli haline getirdiğini gösteriyor.

Yönetmen Glinski çizgisel bir anlatımla önce karakterlerini tanıtıyor, onları sosyal çevreleri içinde ekrana yansıtıyor. Daha sonra da yavaş yavaş sistemin çarklarının nasıl işlediğini ve çocukların sisteme nasıl dahil olduklarını gösteriyor. Karakterleriyle arasında final bölümüne kadar bir mesafe bırakıyor. Kameranın karakterlerle olan mesafesi haricinde, özellikle babasının Tomek’e karşı tutumu bize daha somut ipuçları veriyor. Oğlunun hayatına direk müdahale etmektense, onun, hayatı deneyimleyerek öğrenmesi gerektiğini savunan baba, bir anlamda yönetmenin karakterlerle olan ilişkisini de ifşa etmiş oluyor. Karakterler film boyunca kendi seçimleriyle hayatlarına devam ediyor. Seçim sürecinde, yönetmen karakterlerin seçimlerinden çok onları seçimlerine yönelten etkenleri vurguluyor. Bir sınır kasabasında (zengin Almanya ve fakir Polonya arasında) sıkışıp kalmanın yarattığı bunalımı, karakterlerin yapmış oldukları seçimlerle fark ettiriyor. Para kazanma ve yaşadıkları küçük ve fakir kasabadan uzaklaşma isteği, gençleri bilmedikleri ama çabucak ayak uydurdukları başka bir çıkışsızlığa götürüyor. Bu noktada, resme daha geniş bir açıdan bakarsak; hem Polonya hem de Almanya gençler için bir çözüm olmaktansa, bir tuzak oluyor. İkisinin de vaat ettikleri farklı olmasına rağmen, netice itibariyle ikisi de çıkmaz bir yolu işaret ediyor.

Tomek’in Marta’ya aşık olmasıyla birlikte, sistemin işleyişine dair önemli ipuçları elde ediyoruz. Sistemin olumsuz anlamda dönüştürücü gücü Tomek karakteriyle ekrana yansıtılıyor. Astronomiyle ilgilenen ve bu konuda önemli bir proje hazırlayan Tomek, Marta’nın isteklerini yerine getirmek için okuldaki sorumluluklarının yerine çocukların cinsel yönden sömürüldüğü ve çıkışsızlık üzerine kurulan sistemin içine dahil oluyor. İlk kez aşık olan ve aşkı için en saf haliyle her şeyi yapmayı göze alan Tomek, filmin sonlarına doğru bu düzenin içinde yavaş yavaş yükselmeye başlıyor. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu ve belli bir hiyerarşinin olduğu sistemde, Tomek birer birer basamakları çıkarak ilerliyor. Masumiyetin yitirilmesiyle birlikte geriye dönüş yolu da kapanıyor. Bir kez sistemin içine giren, bir daha dışına çıkamıyor. Bu noktada, sistemin önemli bir mottosu daha da belirginleşiyor: Sistem içerisinde ya sömürensidir ya da sömürülen! Sömürüye dayalı olan sistem, bireylerin önüne bu iki seçeneği sunuyor ve bir süre sömürülen, daha sonra “akıllanarak” diğerlerini sömürmeye başlıyor.

Domuzcuklar finaline kadar karakterleriyle mesafesini koruyarak, sistemi ve sistemin çarklarını gerçekçi bir şekilde anlatmayı başarıyor. Ama finalde Tomek’in eylemi, bir nevi bu çıkışsızlığa karşı karakterlerin de derinden derine yaşadıkları öfkeyi ve acıyı da dışa vuruyor. Bu, sanki sadece Tomek’in intikamı değil; sistemin içinde sömürülen bütün gençlerin intikamı gibi bir intiba uyanıyor. Diğer bir deyişle, yönetmenin karakterlerinin onurunu kurtarmak adına başvurduğu bir numaraya dönüşüyor. Kendi adıma, filmin finalini filmin bütününden ayrıksı bulsam da, eminim filmdeki gençlerle empati kuran/kuracak pek çok seyirci de bu intikamı “haklı” ya da “yerinde” bulabilir. Ama filmin başından beri öne çıkan gerçekçi bakış açısında, bu eylem nereye oturuyor, onu da iyi değerlendirmek lazım. Sistemin yeniden kendini devam ettiren ve bireyleri bir çeşit kısır döngünün içine hapseden yapısı düşünüldüğünde, bu intikamın ya da patronlarının hapse girmesinin de bir değeri kalmıyor. Çünkü sistem bireylerden bağımsız bir şekilde işliyor. Film boyunca karakterler üzerinden sistem ve sistemin çarkları anlatırken, finaldeki eylem bu yüzden belki doğal bir tepki olsa da genele bakıldığında bir anlam ifade etmiyor. Buna rağmen, Domuzcuklar gerek hikayesi gerekse de yönetmenin karakterleri üzerinden sistemi ifşa etmeye çalışan anlatımı nedeniyle ilgiye değer bir film. Belki de tek eksikliği, çok daha iyi olabilecekken, iyi olmakla yetinmesi…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleIn Bruges
Sonraki makaleAntichrist
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK