Toni Erdmann

Toni Erdmann

675
1
PAYLAŞ
Toni Erdmann

Uluslararası bir şirkette danışmanlık yapan işkolik Ines ve duygusal olarak kızına bir türlü ulaşamayan babası Winfried arasındaki ilişkiyi ele alan Maren Ade’nin yazıp yönettiği Toni Erdmann, 2016’nın en iyileri listelerinde başa oynayan yaklaşık 160 dakikalık bir sözde komedi dram. İlerlemiş yaşına rağmen mizah anlayışını kaybetmemiş Winfried’in, kızı Ines’in yoğun iş temposu nedeniyle mutsuz ve sıkıcı hayatını renklendirmek istemesi, fakat bunu babası Winfried olarak değil, kendi yarattığı Toni Erdmann karakteri olarak yapmaya çalışması konu bakımından gerçekten çok çekici. Ama Ade’nin anlatımı hem süre, hem de üslup yönünden filme karşı ayrı ayrı sevgi ya da nefret ilişkisi, hatta ikisi birarada duygular inşa edebilecek kadar tartışmalı. Kendi adıma uzun ve yorucu bulduğum filmi bitirdikten sonra, hakkında yazılıp çizilen başyapıt etiketli onlarca yazının üzerine acaba yanlış filmi mi izledim diye düşündüm. Elbette başı sonu belli bir Hollywood ana akım özentisi veya absürt bir bağımsız beklemiyordum. Hatta tam olarak ne beklediğimi de bilmiyordum ve bu durum benim açımdan filmi daha cazip kılıyordu. Ne var ki bu beklenti / beklentisizlik hali, hiç de büyüleyici olmayan biçimde sonlanıverdi.

Maren Ade, filmi yazarken komedyen olarak bilinen (ama komik olmayan) Amerikalı performans sanatçısı (sanat yaptığı da pek söylenemez) Andy Kaufman’dan ilham aldığını beyan etmiş. Kaufman’ın da tıpkı Winfried gibi kendine Tony Clifton adında ikinci bir kişilik yaratmış olmasından etkilenen Ade, şayet Winfried’ı komik bir karakter olarak tasarladıysa bunu başardığı pek söylenemez. Zaten kızını neşelendirmeye, onu farklı bir biçimde tekrar kazanmaya, iş dışında kendine ait bir hayatı olduğunu hatırlatmaya çalışan, özünde hüzünlü bir baba izliyoruz. Takma dişleri, saçma peruğu ve girdiği ortama uyum sağlamayı reddeden yalanlarıyla adını verdiği filme damga vurması gereken Toni, sıkıntılarla dolu senaryo yüzünden kendine ait komik ya da dramatik alanları bir türlü açamıyor, açtığını varsaydığımız anlarda da istenilen etkiyi yaratamıyor. Halbuki etki ve etkiler yaratabileceği o kadar çok fırsatı var ki, Ade bu anları Toni’nin bu kayda değer çabasını yüceltmek yerine, onu seyirci olarak bizim de zaman zaman utanabileceğimiz türden zor ve zekice olmayan şekillerde kullanmayı tercih ediyor. Bunu kasten bizi rahatsız etmek için yaptığı kesin. Çünkü Winfried’in Toni olarak kurduğu dinamikler ne komik, ne de dramatik derinlik taşıyor. Bu yüzden Ade, Andy Kaufman amacını gerçekleştirmiş denebilir.

“Uzun ve yorucu” meselesine gelelim. Bir filmin uzun olması, seyirci üzerinde çeşitli etkilere sahiptir. Bu uzunluğu dolu dolu kullanan yapımları ve yıllar sonra o uzunluk içinde onlarca demlenmiş sahne barındıran filmleri bir kenara bırakalım. Kendi adıma Toni Erdmann gibi filmlerin uzun olmasının seyirci üzerinde yarattığı ilüzyonu, gerekli gereksiz bir sürü sahne sayesinde karakterlerle geçirilen zamanın uzatılıp, öznel bazda bir alışkanlık oluşturarak suni özdeşleşme yaratmak olarak tanımlıyorum. Yani ne kadar uzun, o kadar epik, o kadar etkili, o kadar alışılası. Oysa 160 dakikalık bu filmin neredeyse 70-80 dakika fazlası var. Daha azıyla dünyaları anlatmış  filmler mevcutken, bu fazlalık üstü yoruculuk çok çalışmaktan değil, tembellikten kaynaklanıyor. Ines’in iş görüşmeleri, sunumları, saha keşifleri, personel ilişkileri vb., onun yaşadığı yoğun ve bunaltıcı hayatı betimlemek isterken filmi iyice şişiriyor. Tabii bu süre zarfında yukarıda belirttiğimiz ana konuya da bol miktarda değinme fırsatı bulması normal. Fakat Winfried’in kızı Ines’i mutlu bir birey yapma çabasını konu alan türlü Toni Erdmann skeci birden fazla bitirici vuruş imkanı varken bana göre bu çabanın özüne bir türlü inemeyip sürekli etrafından dolanıyor. Daha kötüsü, bazen etrafında bile görünmüyor.

Winfried ve Ines arasındaki ilişkinin kodları ve mesafesi de başlangıç olarak tam net sayılmaz. İlk kez Ines’in öne çekilmiş doğum günü toplantısında birarada gördüğümüz baba kızın birbirlerine olan hislerinin muğlaklığı (ya da ketumluğu) oyuncuların şahsi becerilerine bırakılmış gibi sanki. Bu noktada Ines rolündeki Sandra Hüller’in soğuk ve mesafeli iş kadını duruşu ile Peter Simonischek’in (kafasında peruk olmadığı anlardaki) sevimli doğallığı genel olarak iyi bir kimya içeriyor. Öte yandan bu soğukluk, sıcaklaşma yönünde kendini dönüştürmekte zorlandıkça, doğallık da sıklıkla gülünç duruma düşmek haliyle mücadele ettikçe baba kız, filmin dışında negatif yönde yıpranıyor. Oysa onların film içinde pozitif olarak yıpranmaları gerekirdi. Bu öznel durumu açıklamak zor. Ade filmi zora koşmak ile koşmamak arasında kalmış diye düşünmek en kolayı. Zaten Cannes’dan bu yana arkasına aldığı rüzgar sayesinde en dişli eleştirmenleri bile dize getirmiş bir film Toni Erdmann.

Maren Ade, iki yılda yazdığını söylediği senaryosunu, iş gereği tüm erkeksi silahlarını kuşanmış Ines’i çırılçıplak bırakacak kadar savunmasız ve özgür bir ruh haline sokmak, ona hiç tanımadığı insanlara çığlık çığlığa “Greatest Love Of All” söyletmek için verimli bir toprak gibi kullanıyor. Fakat Toni’nin peruğuna peynir rendelemesi veya kırsalda tuvalet araması gibi bu toprağa tüy diken nice sahnenin filmin omurgasına dahil edilmesi iki sene almamıştır diye düşünmek istiyorum. “Uzun film” tuzağına düşülmesinden ötürü filmi övme kuyruğuna girenleri anlayamamakla birlikte, sadece bu verimli toprağın hakkıyla işlenmemesi diye kısa kesmek istiyorum. Ade’nin bu filmi Hollywood için yeniden çekebileceği (Bill Murray ve Amy Ryan dedikodularıyla birlikte) konuşuluyor. Onun da Hollywood’a özgü baskılarla nasıl bir film olabileceği az çok tahmin edilebilir. Yani böylesine güzel bir konu ne İsa’ya, ne de Musa’ya yaranamayacak diye önyargılar taşıyorum. Bence bu filmin iki farklı uç olarak Lost In Translation ya da Fransız filmi Intouchables gibi bir kumaşa ihtiyacı vardı. Belki şu hali kadar övülmezdi ama en azından bu kadar zor bir film olmayıp tekrar izlenme keyfi yaratabilir, temsil ettiği duygulara sahip çıkabilirdi.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makale14. Marmara İletişim Kısa Film Festivali
Sonraki makale2016 SİYAD Ödülleri Türkiye Sineması Adayları Açıklandı

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

1 YORUM

  1. […] Osman Danacı: Bence bu filmin iki farklı uç olarak Lost In Translation ya da Fransız filmi Intouchables gibi bir kumaşa ihtiyacı vardı. Belki şu hali kadar övülmezdi ama en azından bu kadar zor bir film olmayıp tekrar izlenme keyfi yaratabilir, temsil ettiği duygulara sahip çıkabilirdi. Devamını Oku […]

BİR CEVAP BIRAK