Green Room

Green Room

157
0
PAYLAŞ

The Ain’t Rights adlı bir kız, üç erkekten oluşan bir punk rock grubu, başarısız turnelerinin sonunda, radyo DJ’i Tad’ın son dakikada ayarladığı bir konser anlaşması sonrasında Oregon civarında neo-nazilerle dolu izbe bir mekana giderler. Konser sonrası kuliste bıçaklanmış bir kız ve etrafında bir grup neo-nazi görürler. Bir şekilde kuliste kendilerini güvenceye alsalar da, ardında görgü tanığı bırakmak istemeyen çete, bulundukları mülkün sahibi olan Darcy liderliğinde dışarıda onları öldürmek için beklemektedir. 2013 yılında yazıp yönettiği Blue Ruin ile başarılı bir bağımsız suç filmine imza atan Jeremy Saulnier’in üçüncü uzun metrajı Green Room, Blue Ruin’deki tekinsiz suç atmosferinden memnun kalanların izlemesi tavsiye olunacak bir film. Ama Blue Ruin’in tekinsizliğine katık edilen dramatik unsurlar Green Room’da yok ne yazık ki. “İnsan ruhunun karanlık köşeleri…” diye başlayan derinlikli yorumların filme fazla geldiğini anlıyoruz. Sadece bir cinayete tanık olup kuliste hapis kalmış bir grup gencin hayatta kalma mücadelesini izlemek pek bir derinlik yaratmıyor. Bu da filmi bağımsız tondaki bir slasher’dan öteye götürmüyor.

Konsere Dead Kennedys coverı Nazi Punks Fuck Off ile başlayan The Ain’t Rights’ın başının önce bu şarkı yüzünden belaya gireceğini sanıyoruz. Bu manada oluşacak eleştirel ırkçı bakış açısını pas geçip, doğrudan cinayet tanıklığı üzerinden bir bela belirleyen Jeremy Saulnier, sevimli grup üyelerini bir anda canının derdine düşmüş gençler haline getirerek ve onları dışarıda bekleyen tehlikeye birer birer kurban ederek filmini bir slasher kalıbına sokuyor. Hatta bu dört kişiye, arkadaşının öldürülme anında odada bulunan Amber’ı da katarak, hatta çok önemli bir konuma koyarak fark oluşturmak istiyor. Ancak ne gençlerin çete tarafından teker teker harcanmasına, ne de kalanların intikam duygularına tam manasıyla ortak olmak mümkün olmuyor. Yarım yamalak ortak olmamızın sebebi ise, Saulnier’in Blue Ruin’de de gösterdiği doğal şiddet anlayışının yansıdığı birtakım sahneler ve genç oyuncular Anton Yelchin ve Imogen Poots’un az da olsa sivrilen performansları. Özellikle 19 Haziran’da 27 yaşında kaza sonucu hayata veda eden Anton Yelchin’i izlemek hüzün vericiydi. Bunun yanında tecrübeli aktör Patrick Stewart ve Blue Ruin’deki başrol performansıyla hatırlanan Macon Blair’i de görmek filmi cast yönünden belli bir çıtanın üstünde tutuyor. Herşeye rağmen Jeremy Saulnier takip edilesi indie sinemacılar arasındaki yerini koruyor. Tabii ki çok daha iyi olabilirdi. Fakat Toronto Film Festivali’nin Midnight Madness kuşağında üçüncülük ödülü alması bile birşeydir denerek izlenebilir. Bir de Yelchin’in canlandırdığı Pat’in ıssız ada grubunu öğrenemedik, ona üzüldüm. Benim tahminim Creedence Clearwater Revival olduğu yönünde.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleSıradışı Yönetmenlerin İlk Uzun Metrajları İstanbul Modern Sinema’da
Sonraki makaleTerence Davies: Anı Yakalamanın Peşinde Bir Sinemacı
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK