Djam

Djam

918
2
PAYLAŞ

2016 yılının sonlarındayız, Yunanistan bir süre önce AB ile hatırı sayılır borcunu yeniden yapılandırmış ve ekonomik sıkıntılar çekiyor. Yoksulluk tırmanıyor, vergiler arttırılmış, çalışanların ve emeklilerin maaşlarında ciddi kesintiler olmuş. İnsanlar bankalara olan borçlarını ödeyemedikleri için sahip oldukları her şeyi bankalara kaptırıyorlar. Tam da böyle bir ortamda Midilli’de başlıyor filmimiz. Eski debdebeli halinden uzak turistik ada Midilli’de minik bir restoranı ve gezi teknesi (Aman Doktor) olan Kakourgos (Simon Abkarian), teknenin bozulan biyel kolunu yaptırmak için kahramanımız Djam’i (Daphne Patakia) İstanbul’a gönderir. Djam İstanbul’da “yolunu kaybetmiş” ve IŞİD’e gittiğini tahmin ettiğimiz Avril (Marien Cayon) ile karşılaşır ve yola beraber devam ederler. Daha doğrusu Avril Djam’e bir anlamda tutunur. Filmin sonraki bölümünde ikilinin Midilli’ye dönüşünü izleriz. Elbette yolda pek çok şeyle karşılaşırlar, bundan sonrasını film izleyenlere bırakalım.

Demografik yapının tarih boyunca değiştiği Ortadoğu ve Balkan coğrafyası, sürgün hikâyelerine çok aşina. Djam özellikle sürgün, göçmenlik, vatan-vatansızlık ve çok kültürlülük gibi olguları düşündüren bir film. Biraz da çekildiği dönem itibariyle, Ege’de neredeyse her gün savaştan kaçan teknelerde batan onlarca insanın hikâyesine de vurgu yapıyor. Şöyle bir baktığımızda Djam, Avril, Kakourgos ve Pano (Kimon Kouris) gibi karakterler hep sürgünde olma durumunu yansıtıyorlar. Pano demişken, filmde kendisiyle karşılaştığımız her iki sahnede de müthiş bir oyunculuk sergilediğini ifade etmeden olmaz. Özellikle isyan ederek “beni ayakta gömün” diye defalarca bağırıp kendi mezarını kazdığı sahne vahşi kapitalizmin insanları getirebileceği noktayı açık bir biçimde özetliyor. Filmde en akılda kalıcı anların “yüzleşmelerin” yaşandığı anlar olduğunu söylemek mümkün. Djam’in benzinlik tuvaletinde kendisiyle yüzleşmesi, Avril’in kıyıdaki tekne ve botları gördüğünde hissettikleri ve Kakourgos’un Djam’e annesini anlattığı anlar oldukça dramatik.

Gatlif yine bir sürgün hikâyesini yol filmi üzerinden anlatmış. Aslında her zaman mesele edindiği şeyleri bu defa günümüz olaylarını arka plana alarak ifade etme yolunu seçmiş. Her türlü zorluğu dans ve müzikle karşılayan insanların hikâyesi bir anlamda Djam. Bu yönüyle de her ne olursa olsun umudu korumayı bize hatırlatıyor. Genç oyuncu Patakia, rolüyle bütünleşmiş Abkarian, kısa ama vurucu performansıyla Kouris ve rolünü iyi kotaran Cayon filme oldukça değer katmış. Eklemeden geçemeyeceğim, filmi izledikten sonra defalarca müzikleri dinledim. Bu coğrafyadaki hepimize çok tanıdık gelen, “içimizdeki sürgünün” çaldığı ve söylediği şarkılar. Hepimizin “şarkımızı söyleyebilmemiz” dileğiyle.

 

Erdem Korkmaz

beatontheroad@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Florida Project
Sonraki makaleCoco
Edebiyatını oldukça sevdiği Amerikan sinemasıyla bazı istisnalar dışında bir türlü aradığı etkileşimi kuramadı. Avrupa (özellikle Fransız ve İtalyan) sineması başta olmak üzere ‘kendi sinemasını’ yapan tüm bağımsızlarla ilgileniyor. Yanıt veremediği sorulara sinemayla yanıtlar aramaya çalışıyorken çoğu zaman kendisini yeni sorular sorarken buluyor. Sadece sinema değil tüm sanat dalları ve özellikle edebiyat ile müziğin peşinde yaşamı ve kendisini anlamaya çalışıyor. Siteye şimdilik çeviri yaparak destek vermeye çalışıyor.

2 YORUMLAR

BİR CEVAP BIRAK