303

303

168
0
PAYLAŞ

Her ikisi de farklı sebeplerden Atlantik kıyılarına doğru seyahat etmeyi planlayan üniversite öğrencileri Jule ve Jan, Berlin’den ayrılmak üzereyken tesadüfen tanışırlar. Jule’un 303 şasili eski Mercedes karavanına binen iki genç sohbet ederlerken ufak bir anlaşmazlık sonucu ayrılırlar. Gece tesadüfen hoş olmayan bir olay sonrası tekrar karşılaşan Jule ve Jan, birlikte seyahat etmeye karar verirler. Jule, Portekiz’deki erkek arkadaşının yanına, Jan ise sonradan öğrendiği biyolojik babasıyla tanışmak için İspanya’ya gitmektedir. Bu uzun yol boyunca felsefeden tarihe, evrimden dine, sosyolojiden biyolojiye, idealizmden kapitalizme, evlilikten aşka pek çok konu hakkında sohbet eden, tartışan, dünya görüşlerini paylaşan Jule ve Jan, bazı sırların da eşlik ettiği bu yolculukta kader birliği yaparlar. Hans Weingartner ve Silke Eggert’in senaryosunu yazdığı, Weingartner’ın yönettiği 303, beş ülkeden geçen bu yolculuğu seyirciye sanki içindeymiş gibi yaşatan 2 buçuk saatlik sıcak, hüzünlü, dramatik, eğlenceli bir deneyim. Almanya, Belçika, Fransa, İspanya ve Portekiz’i kapsayan bu mini Avrupa turu ve bu yolculukta iki gencin paylaştıkça artan dostlukları filmin sürekli hareket halindeki turistik temposu içinde ivme kazanıyor.

Yolculuk esnasında ele aldıkları konular hakkında ilginç bilgiler veren, örneklerle tezlerini destekleyen, karşı tarafa yaranmak adına inanmadıkları şeyler söylemeyip fikirlerini cesurca dile getiren Jule ve Jan’ın uzun diyalogları sıkıcı olmanın tam aksine filmi akıcı hale getirdiği gibi, doğaçlamaya uygun özgür rol alanları yaratıyor. Hatta yaratıcı dekorlarla tiyatro uyarlaması dahi yapılabilir. Bazen tenis maçı izler gibi karşılıklı, bazen de nereye varacağı merak edilen bireysel konuşmalar filme tanıdık bir ritim kazandırıyor. Bu tanışıklık, Richard Linklater’ın üç filmlik Before serisinden ya da iyi ellerden çıkma yol filmlerinde yolculuğun büyütüp geliştirdiği duygusal ilişkilerin işlendiği hikayelerden doğan bir tanışıklık. Zeki, kültürlü, cesur ve aynı zamanda kırılgan iki gencin gittikçe ne kadar birbirine benzediğini, ne kadar çok ortak yanları olduğunu bize en güzel biçimde bu yol anlatıyor. Yol filmleri için söylenen “gidilen yer mi, yoksa yolculuğun kendisi mi” ikilemini her iyi yol filmi gibi yolculuğun kendisi olarak cevaplandıran Weingartner, her iki karakter için gidilen yeri ikinci plana atmayı başarıyor. Öte yandan yolculuğun nasıl neticeleneceğine dair kısa fikir ve teorilerimizi de ara ara beslemeyi ihmal etmiyor.

Dünya görüşleri, idealleri, özel hayatları ve aralara sıkıştırdıkları genel kültür bilgileriyle yol arkadaşlıklarını pekiştiren, daha da güçlendiren Jule ve Jan’ın bu sohbetleri didaktik bir üslupla değil, çok samimi gelen, hatta sık sık bazı reality yapımlarda veya gezi programlarında gördüğümüz doğal bir üslupla akıyor. Kapitalizm, tek eşlilik, aşkın doğası, dinin gerekliliği gibi nice konuda fikirlerini özgürce birbirine açan iki genç, bir süre sonra yaklaşmakta olanın farkına varmaya, ama kendi içlerinde onunla ne yapacaklarını bilememenin çaresizliğiyle uğraşmaya başlıyorlar. Birlikte bir karavanla ülke ülke dolaşıp, aynı karavanda uyuyup, beraber yiyip içip, beraber koşup yüzükten ve saatlerce bir sürü şey hakkında konuştuktan sonra yaklaşan şeyin duygusal bir yakınlaşma olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin böyle bir ilişkiye gözü kapalı atlamanın önünde özellikle Jule’dan kaynaklanan birkaç engel bulunmakta. Weingartner bu engellerin varlığını seyircinin zihninde kolayca görebileceği ve üzüleceği bir yere koyarak filmini sürdürüyor. Bir yandan iki gencin keyifli yolculuğundan seyircinin de keyif almasını sağlarken, diğer yandan bu yolun bitiminde neyle karşılaşacaklarına, ne kararlar almak zorunda kalacakları dair realiteleri bu keyfin karşısına konumlandırarak ince bir tedirginlik hali yaratmaktan da geri durmuyor.

Aslında bu tarifin aynısını bugüne dek izlediğimiz çoğu romantik yol filmi için yapabiliriz. Bu bağlamda karşımızda tipik bir “Before serisini veya her kilometrede aşka doğru yürüyen yol filmlerini seven bunu da sever” filmi var. Onu diğerlerinden bir nebze ayıran özellikleri varsa, bunları yolculuğun kendisinden, içinden geçilen, konaklanılan veya doğal güzellikleri önümüze serilen lokasyonlardan çıkarmaya çalışırız. Tabii yolculuğu paylaşan karakterlerin ne derece renkli ya da derin oluşlarından. Mala Emde (Jule) ve Anton Spieker (Jan), canlandırdıkları karakterleri sanki bizzat kendileriymiş gibi oynadıklarından, dakikalar ilerledikçe kendilerini seyirciye alıştırıp, her konuşmaları esnasında ve sonrasında kendi hanelerine sürekli yeni artılar ekliyorlar. Seyirci her ikisiyle cinsel özdeşlik kurabildiği gibi, karşı cinse dair empatilerini de pekiştirme fırsatı elde ediyor. Kendini kimi zaman Jule’un, kimi zaman Jan’ın yerine koyunca filmle kurulan interaktif bağın giderek güçlendiğini, tartışılan mevzulara kendi bakış açılarımızın aklımıza düşürüldüğü bir deneyim yaşıyoruz. Bir karavanla öğrenci işi küçük bir Avrupa turu yapmanın baş döndürücü lezzeti, iki gencin zihin açıcı sohbetleri, aynı zamanda birbirlerine karşı söze dökülmeyen duygularını okumaya çalışırken yaşadığımız tatlı telaş, 303’ü son zamanların en güzel yol filmlerinden biri yapmaya yetiyor.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

 

PAYLAŞ
Önceki makaleFilmekimi 2019 Önerileri
Sonraki makaleLe Grand Bain
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK