Ana sayfa 2010'lar 2012 Oh Boy

Oh Boy

1
0

Jan-Ole Gerster’in yazıp yönettiği ilk film olan Oh Boy, iki yıl önce hukuk fakültesini bırakıp kendini Berlin’deki sıkıcı hayatının akışına bırakmış 25 yaşlarındaki Niko’nun türlü insan ve olaylarla dolu bir gününü anlatıyor. Sabahın ilk ışıklarında kız arkadaşından tek bir bakışla ayrılan, sonra sinir bozucu bir psikoloğun yaklaşımı yüzünden alkollü araç kullandığı için el konulan ehliyetini geri alamayan Niko, yeni taşındığı binadaki meraklı komşusu Karl’ın bitmeyen sızlanmalarına maruz kalıyor. Oyuncu arkadaşı Matze ile buluşup gittikleri kafede 13 yıldır görmediği, okulda şişmanlığıyla dalga geçtiği Julika’nın yeni haliyle karşılaşıyor. Onun performans gösterisine davet edildikten sonra Matze’nin oyuncu arkadaşı Phillip’in rol aldığı filmin setine gidiyorlar. Orada Nazi Almanya’sında geçen bir imkansız aşk filminden bir sahnenin çekilişini izliyorlar. Niko, golf oynayan babası Walter’ı ziyaret edince yalanı ortaya çıkıyor. Marcel adlı bir torbacı, onun ninesi, Julika’nın gösterisi (ve sonrasında yaşananlar), bardaki yaşlı adam derken bir günde Niko’nun etrafında dönüp duran bu insan ve olay kalabalığını ince kara mizah dokunuşlarıyla resmeden bir buçuk saat yaşıyoruz. Siyah beyaz olarak yaşadığımız bu insan ve olay kalabalığının renkliliği dramatik, sinir bozucu, hüzünlü, komik sahneleri sıraya diziyor. Her biri kendi içinde farklı açılımlar barındıran skeç tadındaki bu sahneler boyunca dikkat çeken bir başka şey de, bulunduğu tüm ortamlarda Niko’nun bir türlü kahve içememesi.

Jan-Ole Gerster, filmde geçen “etrafınızdaki herkesin tuhaf olduğunu düşünüp, ardından sorunun sizde olduğu hissine kapıldınız mı hiç” cümlesinin altını yarı yarıya doldursa da, insanların tuhaflığının Niko’nun sorunlarıyla pek alakası yok. Niko aslında pek derinliği olmayan, sorumsuz, kaygısız bir zengin çocuğu. Ama şımarık değil ya da zamanında yaptığı şımarıklıklardan hırpalanıp durulduğu, yaşadığı hayat üzerine kederlenmeye başladığı bir dönemde izliyoruz onu. Babasının üniversite okuduğunu düşünerek gönderdiği paraları ezmiş olan Niko, musluk kesilince de babasından bunun nedenini sormaya gidecek, okulu bıraktığı yalanı ortaya çıkınca bunu açıklayamayacak, hatta sadaka gibi verilen son harçlığı alacak kadar çaresiz. Ayrıca yıllar önce okulda lakap takarak dalga geçtiği, intiharı düşündürecek kadar psikolojisini etkilediği Julika’yı karşısında görünce vicdanıyla yüzleşmek istemeyecek kadar da üşengeç. Öte yandan izlediğimiz bir günde karşısına çıkan insanların ve olayların tuhaflığı belli normallik seviyelerinin üzerine çıkmıyor. Bu bir günden daha tuhaf ve sinir bozucularını yaşamış olanlarımız vardır. Bu nedenle Gerster’in amaçlarını farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Bazen Niko’ya hak ettiği dersleri vermek, bazen onu gerçek aşk, arkadaşlık ve evlat olma konularında daha sağlıklı düşündürmek, bazen de aslında yanı başında duran akıl huzurunun kıymetini göstermek istiyor olabilir. Konumu, karakteri, yaşadıkları ne olursa olsun, onun bu bir günde yaşadıklarına seyirciyi ortak etme becerisi dikkat çekiyor. Zira nasıl ki Niko bu olayları bir yandan yaşayıp, bir yandan da seyirci pozisyonunda kalıyorsa, seyirci de film boyunca onunla aynı kaderi paylaşıyor.

Oh Boy, Berlin içinde spontane gelişen lokasyonlara bir gün içinde yapılan kısa ziyaretlerden oluşan küçük bir yol filmi gibi adeta. Kısa, küçük ve siyah beyaz kalma tercihi, içerdiği renklerin daha iyi görünmesini sağlıyor. Coğrafyası daha geniş bir filmde Niko’nun (hele de aynı gün içinde) psikologla, babasıyla ve Julika ile olan diyaloglarındaki akıcılık, giriş-gelişme-sonuç sahiciliği belki onun bu dar şartlar altındaki sıkışmışlığını, kaybolmuşluğunu aynı seviyede etkin kılmayabilirdi. Niko’nun bir türlü kavuşamadığı kahve sembolünü de onun bu yoksunluklarının küçük bir bahanesi haline getiren Gerster, onun bir gün içinde karşılaştığı insanları, yaşadığı küçük olayları adım adım birer dönüşüm bahanesi olarak kullanıyor. Sabaha karşı önce bir hastanenin koridorunda, sonra da bir kafede bu dönüşümü tamamlıyor. Görüntü yönetmeni Philipp Kirsamer’in retro hissiyatı yaratan, büyüsü bu hissiyatın ufak detaylarında gizli siyah, beyaz, gri dokunuşları, The Major Minors adlı grubun Berlin görüntüleri eşliğinde aralara serpiştirilmiş caz dokunuşlarıyla birleşince filmin ten teması daha da güçleniyor. Niko rolüyle Almanya, Bavyera, Bambi, Oldenburg festivallerinden En İyi Erkek Oyuncu ödülleri kazanmış Berlinli aktör Tom Schilling’in minimal biçimde sıradan Niko karakterini derinleştirme başarısı gösterdiği performansı da Oh Boy’un küçük ve özel filmlerden biri olmasına katkı sağlıyor.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

 

Önceki makaleA Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here