La Notte

La Notte

573
0
PAYLAŞ

 

la-notte

La Notte, Lidia ve Pontano çiftinin, ölüm döşeğinde aldığı afyonla ayakta durabilen ve yalnızlığını ancak bu vakit fark edebilen arkadaşlarının ziyaretine gitmeleriyle açılıyor. Lidia ve Pontano muhtemelen tek gerçek arkadaşlarını ziyaret ederken aralarındaki iletişimsizlikte ekrana yansıyor. Öyle ki; Pontano hastanedeki bir hastayla bile ayak üstü kırıştırıyor. İşin ilginç yanı ise; karısı Lidia’nın Albert Camus’un Yabancı’sı gibi “benim için fark etmezdi” şeklinde bir tavırla içinde bulunduğu kimlik bunalımını ve çaresizliğini dışa vurması oluyor.

Burjuvanın çürümüşlüğünü, farklı nedenlerden dolayı kendi yalnızlıklarında kaybolan bir çiftin bir gecesiyle ekrana yansıtan Antonioni, iki tarafı da tek tek mercek altına alır. Yalnızlığını başka kadınlarla birliktelikler yaşayarak unutmaya çalışan Pontano bir tarafta, içinde bulunduğu boşluktan ve tekdüze hayattan sıyrılmak için tek başına sokaklarda dolaşan ve macera arayan Lidia’nın durumu da diğer tarafta derinlemesine anlatılır. Çiftin bir kuşun kafese konuluşu gibi, evliliğin kafesi içinde kalışı ve bu nedenle bulamadıkları sevgiyi başka yerlerde arayışı en sonunda La Avventura’nın finali gibi kabullenişle son bulur. Lidia’nın Claudia’nın devamını andıran duruşuyla da Antonioni serinin ilk filmi La Avventura’yla kurduğu bağını sağlamlaştırır. Ancak finaldeki sahne, tıpkı La Avventura’nın finali gibi geçici bir uzlaşmayı işaret eder. Antonioni söyleyeceklerini söylemiştir ve gerisini seyircisine bırakır. Bizim sinemamızdan Nuri Bilgi Ceylan gibi, Antonioni’de insanoğlunun duygularını ve içine düştüğü boşlukları resmeder ve bunlara anlamlar yüklemeyi seyircisine bırakır. Kimi zaman karakterlerini kalabalıkların içinde iflah olmaz yalnızlık nöbetlerinin öznesi yapar, kimi zamanda onları baştan çıkarıcı kadınların kucağında bırakarak, onların sevimli ve hüzünlü bir yavru köpek gibi zayıflıklarını ve acizliklerini gösterir. Bunu yaparken de mesafeli anlatımdan asla ödün vermez ve asla bir sıcaklığa prim tanımaz. Onun sineması kabullenişle sonlanan finalleri içinde barındırsa da; asla huzuru, mutluluğu, sevgiyi ve romantizmi bulamayacağınız türden katı bir gerçekçilikle örülüdür. La Avventura’nın Claudia’sı bir otel odasında neşeli bir şekilde çalan şarkıya eşlik ederken bile, biz onun mutluluğunun uzun sürmeyeceğini biliriz. Ya da La Notte’nin Pontana’sı çekici Valentina’nın kollarındayken, biz bunun sadece bir avuntudan ibaret olduğunun farkındayızdır. En sorunlu birlikteliklerin bile yalnızlıktan iyi olduğunu düşünür Antonioni. Ama çizdiği kompozisyonla da karakterlerinin aslında birliktelikler yaşasalar da yalnızlıklarından kurtulamadıklarını gösterir. Yalnızlık her zaman tekil yaşanan bir şey değildir, birey kalabalıkların arasında da pekala yalnızlığın en kesifini hissedebilir. La Notte’de sosyetenin verdiği ve insan cümbüşünün ekrana taşındığı partide Lidia’nın yalnızlığını ve kalabalıkların içinde nasılda kaybolduğunu aklımıza getirirsek Antonioni’nin yalnızlığıyla tanışabiliriz. Gündelik hayatın koşuşturması içinde unutulan ve böylesi anlarda ayyuka çıkan yalnızlık aslında hiçbir zaman bizi bırakmamıştır ki! Aziz Nesin bu durumu Sesler şiirinde çok güzel özetler:

Bir ses geçmişlerden
Çağırıyorsa eski günlere
Anla ki yalnızsın

Değerini bilmeden yalnızlığının
Kurtulmak istiyorsan
Kurtulsan da yapayalnızsın
(Aziz Nesin / Sesler)


La Notte’de yalnızlığın insanı tepeden tırnağa sardığı o anlara, o karanlık ve loş dehlizlere kamerasını yöneltir. Dolu olan kısmı göstermek kolaydır, zaten içinde pek çok anlamı içerir. Ama boş olanı, boşlukta kalanı anlamlandırmaya çalışmak çok zor bir zanaattır. İşte Antonioni’de Robert Bresson gibi bu karanlık ve boş gibi gözükmesine rağmen, aslında esas muhtevanın gizli olduğu tehlikeli ve dolambaçlı insani özelliklerle seyirci arasında bir aracılık görevi üstlenir. Bu yüzden tıpkı Bresson gibi katı ve soğukkanlıdır. İnsanın bu kapalı ve gizli kapılarını açması için başka bir yolda düşünülemez. Para kazanmanın, başarılı olmanın, ev, araba hatta güzel bir eş “satın almanın” bile kestirme yolları vardır günümüzde, ama insan olmanın ve kendini tanımanın böyle bir mümkünatı yoktur. Nietzsche’nin dediği gibi, “Tabii acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu.” Yüzeyselliklerin, sahteliklerin ve tüketim kültürünün hükmettiği, ilerlemenin geriye doğru yaşandığı bir çağda görmek isteyenlerin sayısı azalsa da, onlar için bir hazinedir Antonioni’nin üçlemesi. Bir anlamda Rilke’nin çabasıdır, Antonioni’nin yüzümüze vurduğu yalnızlıklar…

Budur Benim Çabam

Budur benim çabam, bu:
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden-
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın ta ötesinde
ta ötesinde zamanın!
(Rainer Maria Rilke)

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com
PAYLAŞ
Önceki makaleL’Avventura
Sonraki makaleL’Eclisse
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK