Lights in the Dusk

Lights in the Dusk

414
0
PAYLAŞ

Lights in the Dusk
Aki Kaurismaki, Drifting Clouds ile başladığı The Man Without a Past ile devam ettiği “Kaybedenler” üçlemesini Lights in the Dusk ile noktalıyor. “İşçi Sınıfı” üzerine yaptığı üçlemeden sonra bu üçleme, yönetmenin aynı zamanda ikinci üçlemesi de oluyor. Daha önce Dostoyevski’den Suç ve Ceza’yı, Shakespeare’den Hamlet’i, Hans Andersen’den Kibritçi Kız’ı ve bunlara benzer birçok eseri filmlerinde Finlandiya toplumuna göre uyarlayan Kaurismaki, kaybedenler üzerine çekmiş olduğu üçlemesinde de bu isimlerden etkilendiğini belli ediyor. Lights in the Dusk kimi zaman bir Shakespeare oyunuymuş gibi tiyatral bir havaya bürünüyor. Kimi zaman da karakterlerin içine düştükleri çıkmazları ve karşıtlıkları gösteren derin çözümlemeler ile Dostoyevski karakterleri hatırlatılıyor. Bahsi geçen film bir Kaurismaki filmi olunca da bütün bu öğeler yerli yerine oturtularak sağlam bir zeminde birleştiriliyor.

Kaurismaki aslında İşçi Sınıfı üçlemesine başlarken de hüzünle komediyi birleştirerek yansıtıp umutlu bir sonla filmlerini bitiyordu. Fakat üçlemesinin son filmi olan Match Factory Girl’de çok karamsar ve trajik bir sonla serisini sonlandırmıştı. Açıkçası şimdiye kadar izlediğim en karamsar filmlerden biri olan, Hans Andersen’in masalından uyarlanan bu film, Kaurismaki’nin ülkesindeki alt sınıfa mensup insanların karşılaştığı durumlara da yönetmenin bir tepkisi niteliğindeydi. Fakat yönetmenin ikinci üçlemesindeki hikayelerin kahramanları, her şeye rağmen umutlarını korumayı başarıyor.

Yönetmen, Lights in the Dusk filminde Koistinen isimli bir güvenlik görevlisinin hayatını anlatıyor. Koistinen alt sınıfa mensup, çevresiyle gerekmedikçe iletişim kurmayan, sessiz, soğuk, dürüst ve gururlu bir karakter. Alt sınıfa mensup olmasına rağmen, hayata umut dolu bakarak gelecekten de ümidini hiç kesmiyor. Onu, yanında çalıştığı diğer arkadaşlarından ayıran en büyük özellikte bu zaten. Koistinen çalıştığı işi ve mensup olduğu sınıfı bir sıçrama tahtası olarak görmesi nedeniyle zaman zaman çevresinde kendisine değer veren insanları da görmemezlikten geliyor. Bu prototipleşmiş karakter aslında serinin bütün filmlerinde rastladığımız, klasik bir Kaurismaki kaybedeni. Yoksul, sefil ve çaresiz ama bir yandan da hayata karşı umutla bakabilen, topluma uyum sağlamaya çalışan, daha iyiyi yapmak için çabalayan bir karakter. Koistinen her ne kadar topluma ayak uydurmaya çalışsa da, insanlara güvenmeyi denese de sürekli bu çabalarında başarısız oluyor. Filmin bir yerinde “Bu devirde kendi ismini kullanmak ahmaklıktır.” dese de, aslında hiç tanımadığı bir kız için hapis yatmayı da kabullenecek kadar saf biri. Onun bu saflığından yararlanılması ise, Koistinen’in işini ve hayallerini yitirmesine neden oluyor.

Aki Kaurismaki, bu filmle birlikte Finlandiya’nın Kast sistemini aratmayan sınıfsal yapısına bir kez daha eleştiri oklarını yöneltiyor. Toplumun alt sınıfına mensup olanların umutsuzluğa ve izolasyona sürüklendiği bir düzende, o da kahramanlarına umudu aşılayarak, bir nevi kaybedenlere desteğini de göstermiş oluyor. Tarafını belli etmekle birlikte, içinde yaşadığı toplumu da gerçekçi bir biçimde resmetmekten geri kalmıyor. Kaurismaki ile birlikte Danimarkalı yönetmen Per Fly’ın da buna benzer, içinde yaşadığı toplumun görünmeyen yüzünü ekrana yansıtan bir üçlemesi var. (Bknz. Drabet) Bu tür üçlemelerle birlikte aslında İskandinav toplumlarının hep “hayallerinizin ülkesi” şeklinde sunulan imajlarının da arka alanı yansıtılmış oluyor. Ken Loach ve Dardanne Kardeşler nasıl Avrupa’nın fakir ve sefil insanlarının yaşamlarına kameralarını yöneltiyorlarsa, Kaurismaki ve Per Fly’da Kuzey’in alt sınıfına mensup sıradan insanlarını kadrajına alıyor. Sosyal güvenlik kurumlarının aksaklıklarına, adaletsizliklere, insanlar arasındaki iletişimsizliğe, sınıfsal çatışmalara filmlerinde yer veren bu yönetmenler, filmlerinde anlattıkları sıradan ve hayatın içinden öyküleri minimalist bir üslupla peliküle aktarmayı tercih ediyor. Ken Loach ve Per Fly’ın anlatım olarak kimi zaman ana akım sinemaya yaklaşan filmlerine karşın, Kaurismaki ve Dardanne’ler son derece yalın bir sinema dili kullanıyor. Düşük bütçelerle, yapaylıkları en aza indirgeyerek ve seyircilerin karakterlerle özdeşleşmelerini engelleyerek oluşturdukları sinema diline, bir de karakterlerin varoluşsal sorunlarını ve yaptıkları eylemlerin kendi içlerinde yarattığı ikircikli durumları ekliyorlar. İnsana özgü arzularından ve ihtiraslarından dolayı eylemlerde bulunan karakterlerin içine düştükleri trajikomik insanlık halleri ise, aslında gülünç gibi gözükse de etraflarını saran katı gerçekliği vurguluyor. Bireyin gerçekleştiremediği hedefleri, karşı koyamadığı arzuları ve bir türlü bütünleşemediği toplumla arasındaki uçurumlar git gide artarken, komedi öğeleri de yerini birden tam tersi bir etkiyle hüzne bırakıyor. O mizahi öğeler, gittikçe toplumsal gerçekliğin değiştirilemez etkisinin altını çizen, bireylerin sınırlarını belirleyen hudut çizgilerine dönüşüyor. Lights in the Dusk’ta örneğin; Koistinen’in barda, bir haftadır köpeğini dışarıda aç susuz bırakan adamdan, bu olayı hatırlatması sonucunda yediği dayak mizahi bir unsurmuş gibi yansıtılıyor. Ya da The Man Without a Past filminde, yediği dayak sonrasında geçmişini unutan adamın o an ki sersemlemiş hali… Bütün bunlar, o karakterlerin aslında çizgilerini hatırlatan, bu çizgileri geçtiklerinde başlarına gelebilecekleri gösteren sahneler. Karakterler ne zaman kendilerini aşma, bağlı bulundukları sınıftan koparak yeni bir hayata başlama isteği duysa, içinde bulundukları duruma göre ütopik gelebilecek hayaller kursa, işte o an Kaurismaki’nin mizahı yerini katı bir gerçekliğe bırakıyor. Bu da bireyin normal eylemlerinde eğlenceli ve mutlu anlar yaşayabileceğini, ama içinde bulunduğu sınıfı değiştirmek istediğinde veya toplum içinde kendisine uygun görülen rolün dışına çıktığında, toplumsal baskının hemen Demokles’in Kılıcı gibi bireyin tepesine iniverdiği gerçeğini hatırlatıyor. İşte Kaurismaki bu yapıya sürekli saldırıyor. Bireye hayatını değiştirmesi için şans verilmesi gerekliliğini vurguluyor. Bunun için karakterlerini kimi zaman depresif kimi zaman neşeli kimi zaman da trajikomik hallerde bırakıyor. Hepsinin sonucu aynı olsa da, son kertede hayat kendini devam ettirmek için bir yolunu buluyor. Duru ve mavi bir gökyüzünün altında, çorak bir arazide, birbirini bulan iki el… İşte bu iki el, hayatın devamlılığının simgesi haline geliyor ve yaşam yine bir yolunu buluyor. Etraflarındaki kalın duvarlara rağmen, bilhassa da eşitsizliklere ve de yitirilmiş umutlara rağmen, yalnızlıklar ortak yazgılara dönüşebiliyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleLemming
Sonraki makaleLilya 4-Ever
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK