After the Wedding

After the Wedding

427
0
PAYLAŞ

after-the-wedding

Hindistan’da kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bir yetimhanenin yöneticisi olan Jabob Petersen, Danimarkalı işadamı Jorgen’den yüklü bir bağış alır, ama sözleşme imzalamak üzere Danimarka’ya gitmesi gerekmektedir. Jacob’un Danimarka’ya gelişi Jørgen’in kızının düğünüyle çakıştığı için o da davet edilir. Ancak Jacob’u bir sürpriz beklemektedir: Jørgen’in eşi, Jacob’un gençlik aşkı Helene’den başkası değildir.

Danimarka-İsveç ortak yapımı Efter brylluppet (After The Wedding), İskandinav sinemasının soğuk ve sade atmosferini bütünüyle yansıtan bir dram örneği. Tipik dramatik ağlarla örülmüş izlenimi veren hikayesini çok parlak cümleler yerine daha güncel ve sade diyaloglarla anlatmasına rağmen, aile ve ölüm üzerine insanı düşünmeye sevkeden bir film. Dogma kamerasının alışık olduğumuz hareketliliği ve durağanlığı bir potada eriten Efter brylluppet, özellikle çok başarılı oyunculukları ile ön plana çıkıyor. Kariyerinde pek çok ödül bulunan yönetmen Susanne Bier’in filmi, aile kurumuna verdiği önemden olsa gerek, akademinin dikkatini çekerek gerçekten çok güçlü adaylar arasından sıyrılıp, En İyi Yabancı Film Oscar adayı ilk beş film arasına girdi.

Adams æbler, Prag, Wilbur Wants to Kill Himself, King Arthur, Casino Royale gibi dereden tepeden filmlerde rol almış Kopenaglı oyuncu Mads Mikkelsen ve Jørgen rolündeki Rolf Lassgård olmak üzere erkek oyuncular, alışılmış İskandinav soğukluğunu yansıtan yüz ifadelerine anlam yükleme çabalarında çoğunlukla başarılılar. Hikayenin kederli ve kasvetli yanından ötürü bu ifadeye alışmış olduğumuzu, onların nadiren gülümsemelerini gördüğümüzde daha iyi anlıyoruz. Bu sayede belki de o soğukluğu yadırgamama ihtimali var. Her ikisinin rollerindeki iniş-çıkışlarla performans açısından başa çıkma yöntemleri farklı. Mikkelsen daha sakin ve olgun karşılarken, Lassgård özellikle finale doğru kendini daha özgür bırakmayı seçiyor. Kadın oyuncular Sidse Babett Knudsen ve Stine Fischer Christensen ise güzelliklerinin ardına sığınmayan, filmin genel havasına uyan etkili bir oyunla karakterlerini sunuyorlar.

İsminden ötürü düğünden sonra yön değiştirmesini beklediğimiz filmin düğünden önceki sakin ve sıradan hali hikaye olarak yönünü değiştirse de, üslup olarak sakinliğini koruyan, fakat duygusal olarak daha da yoğunlaşan bir kimliğe bürünüyor. Aşırı gerilim yaratmadan artan hüzün dalgası, hem genel İskandinav sineması, hem de Susanne Bier’in de dahil olduğu Dogma hareketinin ilkelerine yabancı gibi duran bir melodramı buyur ediyor. Yer yer abarttığı düşünülse de, temkinli bir sinemanın teslimiyetçi ruha bürünmesinden tuhaf bir dengenin ortaya çıkması da hissedilmesi muhtemel duygular arasında. Film, karakterler için sorunlar yaratıyor, bir yandan bunları çözmeye çalışırken, diğer yandan üzerlerine ufak tefek yenilerini ekliyor. Fakat bunu beklenmedik trajik dönüşler veya sürprizlerle değil, genel sakinliği ve ayaklarını yere değdirme çabasıyla yapıyor. Bu vesileyle çoğu yerde temposunu düşürüyor. İyi oyunculuklara rağmen, hem karakterlere, hem de hikayeye biçilen bazı zorlamalar filmin kirişlerini zedeleyebiliyor. Jacob’un Hintli çocuk Pramod ile ilişkisinde olması gereken samimiyet ve inandırıcılık eksikliği bunlardan biri. Bunun sebebi Mads Mikkelsen’in gel-gitlere meyletmeyen oyunu da olabilir, yeni bir şey söylemeyen sade senaryo da.

Hindistan görüntüleri ile Kopenhag havasının yarattığı tezat üzerine doğrudan gitmese de, ikisi arasındaki mukayeseyi yüzeysel olarak izleyene hissettiren çekimler Dogma ekolüne ters düşüyor görünse de, kameranın hareketliliği kadar, omuz hizasından aldığı kederli yüzlere, dudaklara, ellere, en çok da gözlere yapılan yakın çekimler, Susanne Bier’in özgür stiline estetik dokunuşlar katıyor. Kısacası Efter brylluppet’in genel anlamda kaliteli bir dramda bulunması gereken mühim bileşenlere sahip bir yapım olduğu söylenebilir.


Osman Danacıoğlu

odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSolas
Sonraki makaleYossi and Jagger
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK