Storm

Storm

428
0
PAYLAŞ

storm

Storm birçok festivalde gösterilmiş ve özellikle seyircilerden büyük alkış toplamış, son dönemin en “etkileyici” İskandinav filmlerinin başında geliyor. “İsveç’in Matrix’i” olarak tanıtımı yapılan, Matrix dışında birçok bilimkurgu filmiyle de benzerlikler taşıyan Storm’un yönetmenleri, daha önce televizyon dizilerinde ve reklam filmlerinde çalışmış. İkili reklam yönetmenliğinden gelmenin avantajlarını sonunu kadar kullanarak, Storm’da da hızlı kurgu, parçalı anlatım, baş döndürücü kamera açılarıyla birlikte oldukça stilize ve karanlık bir atmosfer yaratmış. Fakat reklam yönetmenliğinden gelmenin bir dezavantajını da filmde görmek mümkün. İmgelerin fazla kullanılması ve hızlı bir akışın tercih edilmesi, hikaye anlatmada bir takım güçlükler yaratmış. Baştan çıkartıcı, göz alıcı ve beklenmedik bir dolu imge kullanılsa da bunların hikaye içine oturtulamaması, bu imgelerin amaç olarak mı, yoksa araç olarak mı kullanıldıkları sorusunu akla getiriyor. Yönetmenler görselliğin amaç olmadığını söyleseler de, filmi izlerken bunun tam tersini gözlemlemek mümkün. Görsel ve işitsel öğelerin ön planda olduğu, temponun sürekli değiştiği film; aynı zamanda baş karakterin çocukluğuna yaptığı yolculuk sonucu anılarını yeniden keşfetmesiyle birlikte psikolojik drama da dönüşüyor.

Film, Matrix’e benzer bir kovalamaca sekansıyla açılıyor. Gotland’daki fırtına esnasında Lova peşindekilerden kaçarken, DD’nin arabasına biniyor ve böylece DD’nin sakin hayatı da değişmeye başlıyor. Çeşitli dergilere yazılar yazan, düzenli bir hayata sahip olan, yalnız başına yaşayan DD, Lova’nın hayatına girmesiyle birlikte kendini esrarengiz bir dünyanın içinde buluyor. Bu esrarengiz ve karanlık dünyanın içinde DD, nedenini bilmediği bir kovalamacanın içinde kendisine verilen anahtarı saklamaya çalışıyor. İyi ve kötünün savaşının ortasında kalan DD, bir yandan da derinlere gömdüğü karanlık anılarını hatırlamaya başlayarak, geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Başlarda DD, ani gelişen olaylar sonrasında bir kurban rolüne düşse de, anılarını öğrendikçe DD’nin tam tersi bir çocukluk yaşadığını öğreniyoruz. Bu yüzden DD’nin iyi ve kötü arasındaki savaşın ortasında kalması anlam kazanıyor. DD’de bu sayede kendi içinde savaşını vermeye başlıyor. DD, gerçekten iyi midir, yoksa kötü müdür? Buna karar vermeden, savaşın taraflarından birine dahil olamıyor.

Çok farklı ve birbirinden çarpıcı kamera açılarının kullanıldığı takip sekansları başlarda filmin temposunu hızlandırsa da, DD’nin anılarına yapılan geri dönüşlerle filmin temposu dengeleniyor. Yönetmenler filmde, bilgisayar oyunları, çizgi romanlar ve bilimkurgu filmlerinden yoğun olarak etkilenmişler ve bu da filmin yapısına yansımış. Filmde yer yer bir video klip izlermiş gibi görüntüleri takip etmekte zorlanırken, yer yer bir bilgisayar oyunu takip ediyormuş hissine kapılıyoruz. Yer yer de Kill Bill ve Revolver filmlerindekine benzer, doğrudan çizgi roman estetiğinden yararlanan sekansları görmek mümkün. Anlatım yapısı sürekli değişirken, filmde türler arasında mekik dokumaya başlıyor. Macera, bilimkurgu, korku-gerilim ve drama gibi birçok türün iç içe geçtiği Storm, bazı yerlerde rotasını şaşırsa da, finali itibariyle esas derdini de yüzeye yansıtıyor.

Filmin yönetmenleri filmi tanımlarken şu cümleleri tercih etmiş; “Mitik, yüksek tempolu ve kendine has görsel dili olan filmde imge, söz kadar belirleyici, ancak görsellik asla tek başına bir amaç değil.” Bu tanım ne yazık ki filmi açıklamaya yeterli olmuyor. Filmin mitik yolculuğu bu tarz hikayelerin çok fazla olduğunu göz önüne alırsak fazla sıradan geliyor. Ama filmin esas sorunu, hikayesinin sıradanlığından öte, yönetmenlerin teknik becerilerini fazla ön planda tutarak, filmin görsel yapısını baskın hale getirmelerinden kaynaklanıyor. Görsellik tek amaç olmasa bile, filmi izledikten sonra görselliğinden ve etkileyici sinematografi çalışmasından başka bir şey akılda kalmıyor. DD’nin “Odyssey’e” benzetilen yolculuğu bir süsten öteye geçemiyor. Filmin atmosferiyle ilgili o kadar stilize bir çalışma yapılmış ki, karakterin derinliği ve yaşadığı dönüşüm bu çalışmanın önüne bir türlü geçemiyor. Anlatımın hikayenin önüne geçmesine, senaryodaki boşluklara, havada kalan aksiyon sahnelerine rağmen, ayrıntılara verilen önem ve yaratılan bu karanlık ve gizemli dünya, filmi ilgi çekici kılmaya yetiyor. Storm, büyük beklentilerle yaklaşmadan yaşanılması gereken bir deneyim. Günümüz sinema tekniklerinin bir yansıması… Türlerin tek bir çatı altında birleştirilmeye çalışıldığı deneysel ve stilize bir çalışma. İlgi çekici bir film izlemek isteyenlere belki iyi bir alternatif, ama asla yenilikçi bir çalışma değil.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleParadise Now
Sonraki makaleFunny Games
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK