Azuloscurocasinegro

Azuloscurocasinegro

445
0
PAYLAŞ


Küçükken evden bir manzara aklıma gelir ara sıra. Annem bir yerlerden toplayıp toplayıp bir sürü giysi getirmiş, birini çıkarttırır üzerimden, bir diğerini giydirirken ittire kaktıra üzerime olanları bir tarafa olmayanları başka bir tarafa ayırır. Bana küçük gelmeye başlayan eli yüzü düzgün giysilerimi ise başka bir poşete koyar. Sonra onları kapıcıya verip gönderirdi utana sıkıla. Bense başka birinin küçülmüşlerini, ya da “bir büyümüşün sabit kalmışlarını” bir heyecanla giyilecekler listeme hazırlamış olurdum küçücük yüreğimin çırpıntısıyla. Hele de ağabeyimin büyümesini, giydiği o güzel kıyafetlere dar gelmesini heyecanla bekleyişlerimi hiç unutamam. 40 numara ayakkabıya arkasına ve ucuna pamuklar tıkayarak ayağıma uygun hale getirmeye çalışmalarım hiç de az değildir. Küçük kardeş olanların klasik sendromudur “küçülmüşler” üzerinden kocaman mutluluklar beslemek. Tabii bu mutluluklar ağabeye alınan yeni bir kıyafet ile yerini kardeş olmanın doğasına edilen bir isyana bırakır.

Çocukluğun saflığının yanında, eşitliği cezbetmeye başlar oldu beni büyüdükçe. Kimin ne olduğuna bakmadan, kişileri kategorize etmeden, sırf insan olduğu için severdik. Şimdilerde bu yazımda bile “küçülmüşlerimizi kapıcıya gönderirdik” cümlesini kurmanın içimde yarattığı tedirginlik hangi ara gelip girdi hayatımıza? Ya da tribünlerde “Rıza efendi iki ekmek bir süt” pankartı açarak yarattığımız tiksinçlikle, aşağılama haysiyetsizliğine ne zaman mazhar olduk? Neden büyüdükçe sınıfsal olarak bizi hayatın soktuğu ayırımlara sıkı sıkıya bağlı kalır olduk? Eskisi gibi kapısının ziline basıp, top oynamaya çağırdığımız, ya da ansızın elinde legolarla beliren o dostlarımız neden her şeyin arkasındaki başka başka şeylerin tedirginliklerini yaşar oldular? Hatırlıyorum da hiç kimsenin “çocuk olması” dışında hayatıyla ilgili bir şey bilmezdik. Yaşadığımız mutluluklar aklıma geliyor da, gerisini bilmeye de gerek yokmuş. Şimdilerde de Başkalarının Hayatı’na fazlası ile merak beslemenin herhangi bir mantığı olmadığını düşünüyorum. İnsanları yaptıkları işlere, ceplerine giren paralara, üzerine giydiği kıyafetlere göre seçip sınıflandırmanın çirkinliği, çocukluğun masumiyetinin avcumuzun içinden uçup gitmesiyle hayatımıza gelip oturdu. Tam da çocukluğumuzun o cıvıl cıvıl seslerinin uçup kartlaşmaya, kaymak gibi pürüzsüz ciltlerimizin sivilcelenip tüy bıyıklanmaya başladığı o günlere denk gelir bu çirkinlik de.

Jorge‘nin de tıpkı diğer tüm insanlar gibi hayattan beklentileri var. Çocukluğunda tadı damağında kalmış olan “herkesle bir” olma duygusunu geri kazanmak istiyor. Bu kez diğer insanların bakışlarını kırmak zorunda. Okuyor, bir yandan babasına yardım ediyor, bir yandan evin işlerini yapıyor, diğer yandan apartmanın işleri, öte yandan da gençliğini yaşamaya çalışıyor. Ama insanın kabuğunu kırması her zaman o kadar kolay olmuyor. Geçenlerde nerede olduğunu unuttuğum bir yerde bir yazı okudum. Çok ilgimi çekti. “Hepimiz günün birinde, bir Pop veya Rock yıldızı, dünyaca ünlü bir Futbolcu veya bir şöhret olacağımızı sanarak büyüdük. Bize verilen buydu. ‘Ben olsam böyle yapardım’lar, ‘ben olunca böyle yapacağımlara’ yerini bıraktı. Ama gerçekler böyle olmayınca her yerde mutsuz bireyler görür olduk.” Katılmamak elde değil. Hepimize hemen her gün hayallerimizin peşinden gitmemiz, eninde sonunda hayallerimize ulaşacağımız anlatıldı. Başarı öyküleri gösterildi, sıfırdan yükselişler anlatıldı, bir limonu pazarda satarak gelinen noktalar kıssadan hisse şeklinde anlatıldı. Kendimizi hazırladık, kimimiz bu uğurda mücadele verdi, kimi hayallerinin gerçekleşmesini oturup bekledi. Ama o hep içimizdeydi. Ta ki artık oturup beklemenin ya da hayaller peşinde koşmanın bir sonuç vermeyeceğini öğrenip, istemediğimiz hayatları yaşamaya başlayıncaya kadar. O zamana kadar bir şekilde hayatın kötü yönlerini az görürdük. “Bir umuttu yaşatan insanı” diyor bir şarkı. Bizimki de o hesap. Hiç kimse çocukluğunda bir bankacı, bir sigortacı veya bir kapıcı olmayı hayal etmedi. Bu gerçeklikle yüzyüze kaldığımızda ise artık mücadele ederek kendini yıpratmaktan başka bir sonuç alamayacağını anlamış, direnci düşmüş ve hayattan uğranılan tecavüzün kaçınılmaz olduğunu farkedip, zevk almaya bakan bireyler olarak kaldık. Aynen Jorge‘nin yaptığı gibi gardımızı salıverdik. Tıpkı hapisten kaçamayan bir mahkumun, hücresini menekşeler, aşk merdivenleri ve sardunyalarla güzelleştirmesi gibi, bize uygun görülen hayatları yaşanır kılmanın yollarını aradık.

Bu söz filmde en çok etkilendiğim yerlerden biriydi. Jorge kendi yaşadıklarını sayfalarca anlatsa bu kadar açıklayıcı olamazdı. Tıpkı Jorge gibi biz de birilerinin küçülmüş hayatlarını yaşıyoruz. Hepimizin içinde yepyeni gıcır gıcır kıyafetlere sahip olma arzusu vardı. Ama hayat önümüze birilerinin beğenmediklerini, içine sığamadıklarını, eskittiklerini getirip, bizden onlarla mutlu olmamızı istedi. Ya küçük kardeş veya bir kapıcı çocuğu olduğumuza hayıflanacak, ya da gelen kıyafetlerden içimizdeki çocuğun bakış açısıyla heyecanlanacak ve ertesi gün top oynarken giymek için sabırsızlanacaktık. Mutluluk dediğin şey nereden baktığına bağlıdır gibime geliyor. Bizim için birilerinin beğenmeyip de bir kenara fırlattığı bu hayat, başkaları için, bize dar geleceği günler büyük bir hevesle beklenen bir fırsat olabilir. Bunu farkedip kimi zaman gardımızı boşa almamız gerekebiliyor.

Siyahaçalankoyulaci, tıpkı Pedro Almodovar filmleri gibi komedi ve üzerinde günlerce düşünülecek kadar ağır bir dram işleyen bir film. Filme tek kelime ile hayran kaldım. Komedinin dozajı ile, Jorge‘nin içinde yaşadıklarını “Zengin kız, fakir oğlan” edebiyatına kaçmadan yansıtması takdire şayandı. Bunun dışında çekim teknikleri, sesler ve kamera geçişleri üzerinde ustaca duruşlar filmi güzel yapan diğer etkenler. İnsan tasvirleri muhteşem yapılmış. Hemen hemen her karakteri çok yakından tanıyor ve yaşadıklarına ortak oluyoruz. Hiçbirimize yabancı gelmeyecek bir şeyleri içinde barındıran muazzam bir film. IMDB’deki Plot Keywords saçmalığını da anlayabilmiş değilim.

Aydın İşitemiz

PAYLAŞ
Önceki makaleGreat Silence
Sonraki makaleIzgnanie

Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK