Shadows in Paradise

Shadows in Paradise

461
0
PAYLAŞ

shadows-in-paradise

Shadows in Paradise, Aki Kaurismaki’nin “İşçi Sınıfı Üçlemesi” adını verdiği üçlemenin ilk ayağı. Ariel filmiyle üçlemeye devam eden ve Match Factory Girl’le de üçlemeyi sonlandıran yönetmen, bu üçlemede; başkent Helsinki’nin varoşlarında yaşamaya çalışan sıradan insanların hayatlarına odaklanır. Yönetmen üçlemesiyle; ülkesinin bütün “iyi” imajını da yerle bir eder. Dışarıdan bakıldığında, her İskandinav ülkesi gibi Finlandiya’da bir “düşler ülkesidir.” Toplumsal bir refahın sağlandığı, insan haklarının en üst seviyede olduğu, sosyal kurumların tıkır tıkır işlediği, işsizlere bile para ödendiği ve herkesin birbiriyle mutlu mesut yaşadığı cennetten bir parçadır; Finlandiya. Ama yönetmen, bu üçlemeyle birlikte başkent Helsinki’nin romantik ve ütopik imajının arkasındaki gerçekleri gösterir.

Üçlemenin ilk filmi olan Shadows in Paradise’de, çöpçülük yaparak hayatına devam eden Nikander ve sürekli iş değiştiren Ilona arasındaki ilişki üzerinden, geniş bir toplumsal bakış açısı yakalanır. İki karakterde tipik bir Kaurismaki kaybedenidir. Nikander sıradan bir kaybeden görüntüsünde; yalnız yaşayan, tutkusu olmayan, asosyal bir adamdır. Ilona ise, sürekli iş değiştirmesine rağmen, aslında hep sınıf atlamanın peşindedir. Bu yüzden de, Nikander’i kabul etmesi kolay olmaz.

Shadows in Paradise, aslında üçlemenin giriş bölümü olduğu için diğer filmlere nazaran daha kısadır. Üstelik diğer filmlerden çok daha umut doludur. İki sıradan insan arasında yeşeren aşk, hayatın bütün olumsuzluklarını, acıyı ve kederi silmeye yeterli olur. Kaurismaki filmlerinde, karakterlerin durumları, onların başlarına gelen çeşitli olaylarla izleyicilere verilir. Kaurismaki, hiçbir filminde doğrudan bilgiler vermez. Film içindeki çeşitli mizansenlerle bizden karakterleri ve onların içine düştükleri durumları anlamlandırmamız istenir. Bu açıdan, Kaurismaki filmleri genelde dağınık olarak algılanabilir. Oysa, yönetmen izleyicilerin de filmi anlamlandırma sürecinde filme ortak olmalarını ister. Karakterlerin ruh hallerini öğrenmek için şarkı sözleri çok önemlidir. Her şarkı sözü, aslında ileride olacaklarında habercisidir. Bunun yanı sıra, kaderde Kaurismaki’nin üzerinde durduğu konulardan biridir. Hayatın önüne geçilemeyen tesadüfleri vardır.

Hayatın İronisi…

Filmde, çöpçülerden biri; bu çöplükte ölmek istemiyorum der. Ama çöp toplarken kalbi birdenbire duruverir. Dört arkadaş sinemaya gitmek için bilet alır, ama Ilona o gece eve gelmez. Nikander, Ilona’ya sürpriz yapmak için evinde çok romantik bir ortam hazırlar, ama Ilona eve gelmeyi kabul etmez. Daha sonra Ilona geldiğinde ise, Nikander serserilerden dayak yiyerek geceyi hastanede geçirir. Buna benzer örnekler çoğaltılabilir tabii. Kaurismaki’nin kendine has mizahı da, görüldüğü üzere gücünü ironiden alır. Hayat, ona göre ironiler bütünüdür. Hangi olayın nasıl sonuçlanacağını önceden tahmin etmek mümkün değildir. Bunun en güzel örneğini, yönetmen Man Without a Past filminde verir. Kimsesiz bir adamın dayak yemesi ve bilincini kaybetmesi, onun için yeni bir birlikteliğin de habercisi olur. Bu birliktelik sayesinde de iki kişi hayata daha sıkı tutunma imkanı yakalar.

Yakın plan çekimler, gri tonların ağırlığında bir arka plan, gerekmedikçe kullanılmayan diyaloglar ve Kaurismaki’nin kendine özgü mizah anlayışıyla Shadows in Paradise; yönetmenin sinema anlayışını dışa vuran tipik Kaurismaki filmlerden biridir. Minimalist sinemanın en güzel örneklerinden biri olmasının dışında, sinema tarihinin de en dikkate değer üçlemelerinden birinin ilk ayağıdır. Üçlemeye Ariel’le devam eden yönetmen, bu sefer Helsinki’nin “düşler ülkesi” imajını kırarak, başka ülkelere gitmenin hayallerini kuran işçilerin hayallerine bizi ortak eder. Hiçbir sosyal hakkı bulunmayan işçileri, saf ve masum insanları dolandıran üç kağıtçıları ve sınıfsal eşitsizlikleri yine bir kadın-erkek ilişkisi çevresinde anlatır. Üçlemenin son filmindeyse, yönetmen Finlandiya gerçeğini yüzümüze bir tokat gibi çarpar. Hans Andersen’in Kibritçi Kız isimli hikayesini Finlandiya toplumuna uyarlayan yönetmen; bir kibrit fabrikasında çalışan Iris’in hüzün dolu hikayesini anlatır. Iris; hayatı tekdüze olan, soğuk, içine kapanık ve sıradan bir kadındır. Bütün maaşını evdeki üvey babasına veren Iris, kimsenin kimseyi umursamadığı bir dünyada yapayalnızdır. Buna rağmen, insanlar Iris’i kullanmaya çalışır. Yabancılaşmanın ve iletişimsizliğin boyutlarını çarpıcı bir şekilde gösteren, istismarı ve bozulan ahlaki değerleri vurgulayan hikaye; Kaurismaki’nin şimdiye kadar çektiği en karamsar film olma özelliğini de barındırır. Her filminde bir çıkış noktası, tutunacak bir dal, bir hayat ışığı bırakan Kaurismaki; bu sefer gerçekleri bütün çıplaklığıyla açık eder. Ve üçlemesini sanki bütün sömürülenler adına hazırlanmış bir manifesto biçiminde sert tonlarla noktalar.

Kaurismaki Kaybedenleri…

Kaurismaki’nin kaybedenleri aslında tutkuları olmadığı için kaybeder. Yoksa hepsi işini iyi yapan, sıradan işlerde çalışmaktan utanmayan, kendilerine göre bir hayat kurmuş, namuslu ve dürüst insanlardır. Ama onları hayata bağlayacak bir tutkuları yoktur. Bu yüzden de her filmde bir kadın-erkek ilişkisi filmin temel noktasına oturtulur. Bu ilişki sayesinde insanlar sahip olamadıkları tutkuyu tanıma imkanı yakalar. Aşk, duyguların en güzelidir ve bir insanı hayata bağlayan en önemli şeydir. Yönetmen bunu da sürekli çeşitli mizansenlerle ekrana taşır. Shadows in Paradise’de, Nikander ve arkadaşı Melartin’in kağıt oynadıkları sahne, buna örnek gösterilebilir. İkili kağıt oynarken, Nikander; sürekli kaybediyorum der. Melartin’de onun tutkusu olmadığından dem vurur. Bu sahne, Nikander’in neden bir kaybeden olduğunu dışa vurur. Buna benzer daha pek çok ayrıntıyı içerisinde barındıran Kaurismaki filmleri, ilk elden anlamsız ve dağınık gelse de; dikkatli okunduğunda çok özel filmler olduğu göze çarpar. Yönetmen, film izleme eylemini aynı zamanda filmi anlamlandırma eyleminden ayrı tutmaz. İzleyici, izlediklerinden bir anlam çıkarmalı, mizansenler arasında bağlantılar kurarak bütünü anlamlandırmalıdır. Bu aşamada, yönetmen minimalist sinemanın bütün imkanlarından da faydalanmayı ihmal etmez. Karakterlerin söyledikleri her zaman belirleyici değildir. Diyaloglar dışında, diğer anlatım yolları da filmde etkin bir biçimde kullanılır. Bunların başlıcası, tabii ki müziktir. Filmlerinde kullanılan her müzik bir anlatıcı işlevi taşır. Kameranın açıları ve gösterdikleri de çok önemlidir. Yönetmen, genelde yapılan eylemden çok, o eylemin olası etkileriyle ilgilendiğinden kamerası da izlenimcidir. Alış-veriş sırasında, alış-veriş eylemini göstermek yerine, yere damlayan iki damla kana yakın çekim yapılır. Bu sahneyi izleyen sekansta ise, adamın yarası bir aşkın da başlamasına ön ayak olur.

Kaurismaki tümevarımsal bir yöntem izler. Filmleri alelade çekilmiş hissi vermesine rağmen, aslında çok bütünlüklüdür. Bu da yönetmenin filmlerinde kullandığı ironiler gibidir. Basit görünür, ama derindir. Olmamış hissi verir, aslında mükemmeldir. Komik olduğu anda, esasında hüzünlüdür. Yönetmen bütün bu karşıtlıkları ortak bir paydada birleştirmeyi başarır. Sinemasının kendine has oluşu da yakaladığı bu muazzam dengeden kaynaklanır. Aynı anda pek çok farklı duyguyu yaşattığı gibi, ana fikrini de net ve güçlü bir şekilde vermeyi başarır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleBaader
Sonraki makaleTaş Yastık
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK