Buena Vista Social Club

Buena Vista Social Club

518
0
PAYLAŞ
Buena Vista Social Club

1940’lı yıllarda Havana’da özel bir müzik kulübü kurulur. Amaç kulübe üye olanlarla birlikte Küba’nın yerel müziğini ve danslarını kendi aralarında paylaşmaktır. Her şey paylaşımdan doğar ve kulüp her geçen gün ülkede daha çok tanınır. Özellikle Amerika’nın Latin Amerika’daki işgalleri ve müdahaleleri sonrası, bu kulüpte yer alan müzisyenlerin yaptıkları müzik, olağanca fakirliklerine rağmen hayata umutla bakabilen yüz binlerce insan için ayrı bir önem taşır. Buena Vista Social Club aynı zamanda fakir, umutsuz, sefil insanların hayatlarındaki yaşama ışıklarını da yansıtır.

1990’ların sonlarına doğru Amerikalı gitarist Ry Cooder kulüpte çalan müzisyenleri yeniden toplar ve müzisyenlerle birlikte bir albüm kaydeder. Bu albümden sonra ise Wim Wenders bu muhteşem insanların hayatlarını ve müziklerini ekrana yansıtır. Havana’dan çıkıp Hollanda’nın Amsterdam kentine ve Amerika’ya kadar grubu turnede kameraya alır. Kulüpte çalan bütün müzisyenlerin tek tek yaşamlarını bizlere aktarır. Kuşkusuz, Wenders’i de en çok etkileyen şey bu müzisyenlerin yaşama coşkusudur. 80’li ve 90’lı yaşlarına gelmiş bu muhteşem müzisyenlerin içlerindeki yaşama içgüdüsü, hayata bağlılıkları ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjilerinin kaynağını araştırmaya başlar.

Buena Vista Social Club; ömürlerinin son demlerinde bile gözleri parıl parıl parıldayan, kalpleri aşkla ve sevgiyle dolu olan, müziğin ritmini her daim içlerinde hisseden muhteşem insanlara bir saygı duruşu. Açıkçası belgeseli izlerken, müzisyenlerin yaşadıkları yaşama karşın hala aynı coşkuyu içlerinde barındırdıklarını gördükten sonra bu saygı duruşunun çok geç bile kaldığını fark ediyorsunuz. İnanılmaz bir şey gerçekten. Biz bu yaşta, yaşama coşkusunu çoktan kaybetmişken, geleceğe dair herhangi bir umut beslemezken; 90’lı yaşlarında olan bir grup insanın gözlerindeki parıltıya şahit olmak insanın içini ister istemez burkuyor. Derinlerde bir yerde insanın içine bir acı oturuyor. Müzisyenlerden biri bu durumu açıklarken; içimizdeki aşk ve sevgi varoldukça müziğimiz de varolacak diyor. Yaşama şartlarının düşüklüğüne karşın, bütün bunlara bir süre sonra insanın alıştığını, önemli olanın insanın içindeki aşkı kaybetmemesi gerektiğini vurguluyor. Çoğunun ömürlerinin son demlerini yaşıyor olmasına karşın, ellerinde müziklerinin dışında hiçbir şey yok. Başlarını sokacakları iyi kötü bir yerleri ve çaldıkları müzik aletinden başka maddi olarak hiçbir şeye sahipler. Belki de onların bu hiçlikleri onlara güç veriyor. Basit ve sade bir yaşamın insanı mutlu ettiğine dair en güzel örnek onlar. 50 yıldır çaldıkları şarkıları bir kez daha çalarken yüzlerindeki mutluluk, gözlerindeki ışıltı ve üzerlerindeki heyecan unutulacak cinsten değil. Sanki sahnedeki tablo insanoğlunun mutluluğunun resmi… Mükemmel bir ahenk içinde, büyük bir keyif alınarak yapılan müzikten sonra, bütün müzisyenlerin tek tek seyircileri alkışlamaları ve müziğin ritmine kendilerini bırakması ise başlı başına ders alınacak bir tablo.

 

Yıllar sonra niçin Buena Vista’yı andığıma gelecek olursak, yaklaşık iki hafta önce kulübün hayatta olan son üyesi Omara Portuondo, nam-ı diğer Latin Amerika’nın Edith Piaf’ı, ülkemizde Caz Festivali kapsamında bir konser verdi. Sanatçının hala hayallerinin ve söylemek istediği şarkıların olduğunu görmek ise, aklıma yeniden Buena Vista Social Club’ı getirdi. Hayalleri ve yaşama aşkları hiç bitmeyen o unutulmaz insanları… Bu belgeselin, belgesel tarihinde bile bir mihenk taşı olmasının nedeni kuşkusuz belgesele konu olan insanların, ekran başındaki izleyicilere yansıttıkları ruh haliydi. Wenders’in insanların ve mekanların auralarını yansıtmadaki başarısı, Havana’nın güzelliklerinin yanında sefaletinin de aynı bantta sırıtmadan peşi sıra akışı ve ölümlerine az bir zaman kalan insanların gözlerinden ekrana yansıyan ve bunu fark eden insanlarda yaşayan parıltıları bir kameranın aktarabildiklerinden çok daha ötesini içinde barındırıyordu. Şimdiyse, biri hariç hepsinin öldüğünü düşünmek insana bir burukluk veriyor. Yine de hepsinin mutlu bir şekilde yaşadıklarını ve öldüklerini bilmek ve onların mutluluklarını bu ölümsüz belgeselle paylaşabilmek çok güzel bir şey. İnsanın, insanı tanımakta güçlük çektiği şu günlerde yine, yeniden Buena Vista Social Club’ın sıcacık müziğine kendimizi teslim etmek ne kadar rahatlatıcı…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleLila Says
Sonraki makalePalabras Encadenadas
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK