The Band’s Visit

The Band’s Visit

963
0
PAYLAŞ

The Band's Visit

Bir zamanlar, ama çok eskiden değil, Mısırlı küçük bir polis bandosu İsrail’e gelmiş. Bir açılış töreninde çalacaklarmış, ama ister bürokrasi yüzünden deyin, ister talihsizlikten, havaalanında onları kimse karşılamayınca kendi başlarına kalakalmışlar. Başlarının çaresine bakmaya çalışınca kendilerini çölün ortasında, kuş uçmaz, kervan geçmez, küçük bir İsrail kasabasında buluvermişler. Kayıp bir kasabada kaybolmuş bir bando. Bu hikâyeyi hatırlayan fazla kimse yokmuş. Çünkü zaten pek de önemli değilmiş.. Çeşitli kaynaklarda bu masalsı giriş ile konusu özetlenen The Band’s Visit / Bikur Ha-Tizmoret, 8 kişilik Alexandria Polis Orkestrası’nın bir avuç kasaba sakini ile zoraki olarak kesişen yaşamlarına, bu kısa zaman dilimi içinde küçük ve sıcak paylaşımlar sığdırmasını anlatıyor.

Akraba sayılabilecek Selamsız Bandosu ve İtalyan yapımı Mediterraneo’dan izler taşıyan The Band’s Visit, küçük kasabaları dekor alan, küçük hayatları perdeye taşıyan küçük filmlerden biri.. Pozitif manada kullanılan bu küçüklüğün içinde sadelik, doğallık, sıcaklık, huzur ve tebessüm var. Selamsız Bandosu, Beynelmilel, Brassed Off gibi bando merkezli filmlerin traji-komik samimiyetini taşımasına karşın, bu filmlerin hamurundaki politik taşlama ve sistem eleştirisi özelliklerinden farklı olarak hiçbir siyasi misyon taşımayıp, sadece bu filmlerin duygusal temaslarına sahip bir film. The Band’s Visit, zevkler ve renkler doğrultusunda sıkıcı veya tam tersi insanı sarıp sarmalayan bir şirinlik olarak bulunabilir. Aslında her iki türlü de amacına ulaşmış sayılır. En azından, büyük şehrin imkanlarından yoksun, bunaltıcı bir rutini olan, gidilecek yeri, yapılacak doğru dürüst bir sosyal faaliyeti bulunmayan, bu sayede sıkışmışlık sıkıntısı yaratan, ama yine de birilerinin sığındığı bir liman, bir yuva potansiyelini muhafaza eden kasaba yaşantısına yabancı olmayanların bazı hislerine tercüman olabilir. Orada bir gün için de olsa zoraki ikamet etmek durumunda kalan orkestranın bu küçük kasabadan, kasabanın birkaç sakininin de onlardan öğreneceği az ama öz şeylere o kadar da yabancı olmadığımızı farkedebiliriz.

Sasson Gabai’nin canlandırdığı orkestranın şefi Tawfiq, karizmatik, otoriter, babacan bir kişilik olarak, geçmişte yaşadığı ailevi trajediyle bu kasabada yüzleşme fırsatı buluyor. Onun katı ve kederli duruşunu çözmeyi başaran ise kasabanın orta yaşlı, çekici lokanta sahibi Dina oluyor. Tawfiq ve Dina beraber çıktıkları gece birbirlerine samimi itiraflarda bulunarak, tek gecelik bir randevunun bile ne kadar anlamlı olabileceğini yaşıyorlar. Orkestranın yakışıklı trompetçisi, yine efsanevi bir caz trompetçisi olan Chet Baker hayranı Haled ise mecburiyetten başka bir randevuya katılmak durumunda kalıyor. Kasabanın gençlerinden iki çift ile zoraki ve ilginç bir disko deneyimi yaşaması da yine aynı derecede sevimli ve hüzünlü. Yakın plana alınan bir başka orkestra üyesi de tecrübeli klarnetçi Simon. İçinde ukte olmuş orkestra şefliğini Tawfiq var iken elde edemeyeceğinin burukluğu yüzüne yansımış olan Simon ve onunla birlikte iki orkestra üyesi daha, bu kez lokantada tanıştıkları bir gencin kalabalık evinde yatıya kalmak zorunda kalıyorlar. Simon’un kendi bestesi olan yarım kalmış bir senfonisi var. Yine de gerçek nedenini tam olarak sezemediğimiz öyle bir derdi olmalı ki, adeta tüm hücrelerine sinmiş bir hüzün yayması sayesinde insan sebepsiz bir burukluğa kapılıyor. İşte bu üç sette yaşananlar, filmin kasvet yüklü havasını elden geldiğince renklendiriyorlar. Başlangıçta 8 adamın masmavi askeri üniformalar içinde küçük bir kasabada mahsur kalmalarının mizahi yanı, gittikçe yerini ufak şiddette kederlere bırakıyor. Aslında bildiğimiz anlamda askeri yankılar yapan bando olgusundan farklı olarak onlara orkestra denmesi daha uygun düşüyor. Keman, kanun, klarnet, darbuka ve yanık vokallerle bezeli enfes bir orkestra. Her ne kadar filmde tadımlık da olsa güzel müziklerini duyduğumuz, selamsız sabahsız bir orkestra. Yine başta bize hafif komik gelen mavi üniformaların, gerçekte hüznün rengi mavi olarak mükemmel bir tezahürü olduğunu düşündürmeden edemiyor.

Tawfiq ve Dina’nın konuşmaları, yeni tanışmış iki insanın birbirleriyle ilgili ortak noktaları keşfetme samimiyeti taşıyor. Mesela Dina, etkilendiği Tawfiq’in efkarlı tutukluğunu kırabilmek ve ona ulaşmak adına Mısırlı efsane şarkıcı, bizim bildiğimiz adıyla Ümmü Gülsüm’den, gençliğinde ünlü Mısırlı aktör Omar Sharif’in filmlerini izlediğinden, Arap romantizminin geçmişte kendi üzerinde bıraktığı etkilerden söz ediyor. Dina’nın, ilk görüşte askeri marşlar çalan bir bando imajı veren orkestranın aslında Ümmü Gülsüm, Ferit El Atraş şarkıları gibi geleneksel eserler icra ettiğini öğrendiğinde şaşırması da filmin izleyici ile aynı frekansları tutturma işaretlerinden biri. Dina’nın “niçin bir polis Ümmü Gülsüm çalar ki” sorusuna Tawfiq’in cevabı şiirsel ve çok anlamlı. “ Bu, niye bir insan ruha ihtiyaç duyar gibi bir soru..” Tawfiq ve Dina arasındaki çekim, filmin sonunda yerini karmaşık duygulara, hazin bir yarım kalmışlığa bırakıyor. Tawfiq’in yapısı gereği kendine ve kendi geçmişine olan saygısı, onu belki de başka baharlardan mahrum ediyor. Bu noktada tekrar dönmemiz gereken genç trompetçi Haled ise ekolü olan, zamanında “bir kadın için yapamayacağım tek şey, kadın olmaktır” diyen, loş dumanaltı caz kulüplerinin kalbi kırık trompet ustası Chet Baker’ın izini sürüyor adeta. Tawfiq’in saygı anlayışına karşın Haled’in zaaflarını ise saygısızlık olarak yorumlamamak gerek. Aynı şekilde Simon’un bitmemiş senfonisi de biraz önce sözünü ettiğimiz yarım kalmışlık duygusunun altını çok güzel çiziyor. Bitmediğini, yarım kaldığını, devamının geleceğini düşündüğümüz bir güzelliğin belki de sonunda olduğumuz ihtimali kadar kederli bir bakış açısı bu.. Veya belki tam da o yarısı dediğimiz yerde durmak, onu bir son olarak görmek, öyle kabul etmek. İşte The Band’s Visit böyle bir film..

Bu dört ana karakteri canlandıran oyuncuların en belirgin ortak yanı, simalarına sirayet etmiş olan yılgınlık ve hüzün. Belki o suretleri öyle görmemizin nedeni filmin kendi havası. Hepsi canlandırdıkları karakterleri olması gerektiği veya filmin gerektirdiği ölçüde ne eksik, ne fazla oynamaktalar. Başta saydığımız filmlerdeki bando, grup, orkestra oluşumlarının disiplinlerinden biraz olsun sıyrılıp, o oluşumları hayatın gerçekleri ile bütünleştiren, enstrumanları birer iletişim köprüsü olarak gördüğü insancıl duygularıyla o gerçekleri karşılayan, müziğin gücü kadar onun duygu yüklü zerrecikleriyle de ruhlarını besleyen bir grup insanın aidiyet hisleri vurgulanır. Bu gruplar, hayatından bir şeyler kopmuş veya hayatından bir şeyleri kendisi koparmış insanların dahil olmak, sosyalleşmek istedikleri bir doğal ortamın, sakin bir kasabanın sembolüdür. Veya tam tersi, The Band’s Visit’in dediği gibi “tonlarca yalnızlığın!..”

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleIsviçre
Sonraki makaleAaah Belinda
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK