Frozen Land

Frozen Land

457
0
PAYLAŞ

frozen land

Finlandiyalı yönetmen Aku Louhimies’in ülkesinin meşhur yönetmenlerinden Aki Kaurismaki’yi de pek çok yerde hatırlattığı, Finlandiya toplumunu ve sosyal kurumların yetersizliğini insanoğlunun derinliklerini de inceleyerek, kaos teorisi eşliğinde anlattığı filmi; Frozen Land. Kaos teorisinde nasıl bir sistemde en ufak bir şey bütünü etkiliyorsa, filmdeki en ufak değişim de diğer karakterleri etkiliyor. Çok karakterli yapısı ve anlatımıyla yurt dışındaki eleştirilerinde Robert Altman’ı akla getiren yapım, çok karakterli ve karmaşık anlatımını, işlevsellik kazanan nesneler yoluyla yapıyor. İnsanoğlunun içindeki kötülüğü araştırdığı sekanslarda; özellikle cenaze töreninde diyaloglarla kendini gösteren sekansta, Wim Wenders’in Wings of Desire’ına da yakın bir yerde duruyor. Hatırlarsak Wings of Desire’da çocuklar saf ve masumane bir şekilde, neden buradayım? Uzayın sonu neresidir? Kötülük gerçekten var mıdır, hangi insan gerçekten kötüdür? diye sorular soruyordu. Paha Maa’da da Niko’nun ağzından, uzay ne kadar büyük? Gökyüzü nerede bitiyor, deniz nerede başlıyor? Ben neyim? Ben kimim? gibi sorular duyuyoruz. İşte bu benzerlikler insanoğlunun aynı şeyleri merakından ve aynı şeyleri arama isteğinden kaynaklanıyor. Belki bilinçli, belki de bilinçsiz… Sonuçta pek çok kişinin sorguladığı bir şey; insanoğlunun doğası. Filmde yönetmen, “Eğer dünyada cehennemi yaşıyorsak, bu dünyanın anlamı ne?” diyerek, Tolstoy’u akla getiren bir alıntı yapmaktan da çekinmiyor: “İnsanlar kendi cehennemleriyle yaşıyorlar.” Evet, bu noktada biraz da Tolstoy’a değinmemiz gerekir. Kutsal varlığı düşünerek ömrünü harcayan Tolstoy’un münzevi yaşamına tezat oluşturacak kadar derin karakterler oluşturması da, bana kalırsa, kendi özünü iyi etüt etmesinden kaynaklanıyor. Karakterlerin vicdan azaplarını yansıtma şekillerinde ve filme ismini de veren o donuk alanının oluşturulmasında yönetmenin Tolstoy’dan da etkilendiğini düşünüyorum. Hele filmin sonunda zihnimizin orta yerine bıraktığı, “İnsanlar masum mu doğar?” sorusu tam da Tolstoy ve Dostoyevski kitaplarını hatırlatır cinstendi.

Filmde konuşmaların kesildiği sessiz anlarda yönetmen, bizi karakterlerin yerindeymiş gibi hissettirmeye çalışıyor. Onların o an ki hayal kırıklıklarıyla dışa kapalı, sessiz ve buğulu gözlerinden dışarıya bakarak olan biteni izliyoruz. Bu şekilde o karakterleri içselleştirdiğimiz gibi, özünde insanoğlunun ne kadar kırılgan olduğunu da, kendi içimizdeki o boşluk anlarından, Tolstoy’un deyimiyle kendi içimizdeki cehennemvari anlardan kavrıyoruz. Çeşitli bölümlere ayrılan film, tüm dünyada en büyük problemlerden biri olan işsizlikle başlıyor. İşsizliğin insanları nasıl boşluğa sürüklediğini, bu boşluğun alkolle kapatılmaya çalışıldığını ve alkolün kısa sürede insanı şiddete yönelttiğini gösteriyor. İçki ve uyuşturucuyla ilgili bölümlerde Requiem for a Dream’in çarpıcı anlatımının yanında, Paha Maa’nın anlatımı çok sıradan ve yavan kalıyor belki. Ama ikisinin de hissettirdiği duygu yoğunluğu aynı. Requiem’de uyuşturucu yüzünden evindeki televizyonu defalarca satan Harry yerine, Paha Maa’da işsizlik yüzünden evindeki aletleri satmak zorunda kalan ve oğlunu aşağılayarak, ona karşı kaba kuvvet kullanan babanın durumları pek de farklı değil. Bunlar çaresizliğin vücut bulduğu karakterler ve toplumda yaşayan sıradan insanlar. Buradaki durum ise; birazda kaderin babaya atmış olduğu bir çeşit tokat gibi… Aniden ve buz gibi. Çarptığı yerde öyle bir iz bırakıyor ki, bu iz genç oğlunu da derinden etkiliyor. İşte filmin ikinci bölümünde de kaos teorisi kendini gösteriyor ve bu izin oğlunun yaşamını nasıl etkilediği gösteriliyor.

Çağımızın aklı karışık, yalnız ve iş bulma zorunluluğunun getirdiği stresle başa çıkmak yerine, kolay yoldan para kazanma yollarını arayan, başı sıkıştığında da uyuşturucu gibi bir kaçış yolunu tercih eden prototipleşmiş Niko karakteri, aslında çok klişe bir karakter. Zira biz bu karakteri Trainspotting, Naked, Requiem for a Dream ve Basketball Diaries gibi filmlerde zaten görmüştük. Bizim tanımadığımız bir karakter değil. Ama hikayenin onun üzerine kurulu olmayışı ve çeşitli açılımlarla farklılık kazanması, filmi klişeler diyarına giden kestirme yoldan geri döndürüyor.

Yönetmen bu noktada bir kez daha direksiyonuna sarılarak yönünü dosdoğru içkiye yöneltiyor. Bu bölümde, hayata tutunamayan karakterler arasında, belki de en sıra dışı olanına yani; Isto’ya yöneltiyor kamerasını. Hayata tutunamamanın getirdiği yılgınlıkla, sevdiği kızla beraber olamamanın yarattığı hayal kırıklığıyla ölümüne içiyor Isto. Denize düşen yılana sarılır misali beyhude çabası kendini daha da rezil etmekten başka bir işe yaramazken, kendisine bir başka kaybeden buluyor. Filmin geneline hakim olan melankolinin mavisinin ve yalnızlığın ve boşluğun grisinin en karanlık tonları bu ikilinin hikayesinde kendini gösteriyor. Çaresizliğin, yalnızlığın, aşağılanmanın, meninin, kanın ve ölümün iç içe geçtiği, filmin en vurucu ve tahammül etmesi zor olan bu bölümünde; karakterler artık birbirlerine çarpıp yok olma aşamasındalar. Bukowski ne kadar, “dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan” dese de, bu karakterler için bu durum bile söz konusu değil. Artık daha aşağının olmadığı, yeni bir yaşamın imkan dahilinde bile sayılmadığı, ölümden başka her şeyin yalan olduğu dünya onların dünyası. Sınırların ötesinde, Dante’nin cehennemvari dünyasındalar ve çıkışsızlığın dikenli telleri arasında benliklerini de çoktan kaybetmişler. Sahte paralar, satılamayan şampuanlar, çalınan arabalar, içilen biralar, sevişilen ve tüketilen kadınlar bir süre sonra kendi hayatlarını da tüketiyor.

Cinayet sahnesinde ise; çaresizliğin ve aşağılanmanın getirdiği umutsuz ruh hali, tıpkı Aki Kaurismaki’nin Match Factory Girl filmindeki, o romantik ve saf karakteri hatırlattı bana. İki karakteri bu eyleme götüren nedenlerin kökenlerini ve içinde bulundukları toplumsal eşitsizlikleri fark etmek zor olmasa gerek. İki filmin ağır atmosferini ve karakterlerin birbirlerine koşut değişimlerini de göz önüne aldığımda, yönetmenin dolaylı olarak esinlendiği filmlerden biri, bana kalırsa Match Factory Girl.

Yönetmenin alkol sorunundan ve bunun yol açtığı şiddet probleminden yola çıkarak, bu ikisinin dolaylı yoldan etkilediği polis memurunun hayatına odaklanışı da çok yerinde. Gördüğü vahşice işlenmiş cinayet sahnesinin etkisiyle psikolojisi bozulan polis memurunun hayatı anlatılırken, onun ani ölümüyle bölüm; intikam, adaletsizlik ve öfkenin anlatıldığı bir bölüme dönüşüyor. Geride çocuklarıyla yalnız başına kalan kocanın yaşadıkları ve bu yaşadıklarının etkisiyle oluşan donuk bakışları ise; intikamla yanıp tutuşan ruhunun bir yansıması. Onun sessizliği ve sakinliği, eşini kaybeden bir kocanın üzüntüsünden çok, bir fırtına öncesi sessizliği.

Daha sonra ise; beklenen son geliyor ve nehrin donması gibi insanlarında duyguları da donuyor. İğne ipliğinden hayatlar iletişimsizliğe, öfkeye ve eşitsizliğin getirdiği izolasyona heba ediliyor. Bir sessiz silah sesi daha donuk ruhlara eşlik ediyor. İşte Paha Maa’nın esas derdi de, bu sessiz ve donuk ruh halini resmetmek. Bu resimde neler yok ki; çaresizlik, umutsuzluk, tükenmişlik, yalnızlık, işsizlik, sınıf ayrımları, adaletsizlik, vicdan azabı, intikam, öfke, ölüm… Hepsi, bu koyu renklerden oluşan resmi tamamlayan unsurlar. Bu unsura çeşitlilik katan referanslar ise bir tane değil. Benim görebildiklerim; Tolstoy, Dostoyevski, Aki Kaurismaki ve Karl Marx. Bunlar başlıcaları tabi. Bütün bu öğeleri yerli yerinde kullanarak, filmindeki taşları başarıyla birleştiren yönetmenin en sonunda sırtını kaderciliğe yaslaması ise beni rahatsız etmedi değil. Daha iyi bir sonla filmini kapayabilirmiş. İster Paha Maa’yı fazla ağır ve sıkıcı bulun, isterseniz de bu eleştiriye burun kıvırıp geçin. Fakat bir şeyin hakkını vermek gerekir ki; Paha Maa izledikten sonra kolay kolay etkisi geçmeyecek, amiyane tabiriyle insanın karnına yumruğu indiren filmlerden biri.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSommer Vorm Balkon
Sonraki makaleSongs from the Second Floor

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK