Gomorra

Gomorra

502
0
PAYLAŞ

GomorrahMAFYALAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Sinemada gerçek ve kurgu ayrımı ne kadar önemlidir, filmle kurduğumuz yaşamın içindenyaşam dışı ayrımı kıstası bakımından? Veya ne ölçüde etkindir, filmdeki olay örgüsüyle kurabildiğimiz bağ açısından? Gerçeği olduğu gibi aktarmak filmin etkileyiciliğini doğrudan garanti altına alan bir tercih midir? Veya olumsuz anlamda kullanılmaya çok müsait, kolaycılığın etkileyicilik kisvesi altına gizlendirilmiş ve gözlerin görmeyeceği bir forma sokulmuş hali mi? Gomorra’yı seyrederken devamlı olarak gerçek ile kurgu, günlük yaşamla kurgulanmış gerçekçilikhayalcilik ve hayattaki ihtimaller üzerine düşündüm. Filmde geçen hikayeler dünyanın en büyük suç şebekelerinden Gomorra bölgesindeki mafyaların iç yüzünü ve işleyişlerini işlediğinden, yönetmenin tercihleri filmin etkinliği üzerinde çokça rol oynayacaktı. Yıllardır düzeni ve etki alanları konusunda bilinmezlik duvarlarıyla çevrelenen bu mafyaların yaşam kaynakları üzerine en içeriden sorgulamalarda ve gerçek kesit aktarımlarında bulunan bir araştırmacının kitabından uyarlanınca film, peliküle nasıl aktarıldığı da inceleme ve merak konusu oluyor.

Yönetmen Matteo Garrone Gomorra’nın dramatik yapısını gerçekçilik ve doğallık üzerine kurmuş. Hayatın nasıl yaşanıyorsa tüm ayrıntılarıyla yansıtıldığı, gerekirse kameranın profesyonelliğini, sinemasal teori kuralcılığını, önceden hesapçılığını bir kenara bırakıp, amatörleştirildiği, kanlı canlı karakterlerle hayat verilen bir çalışmaya imza atmış. Mafyanın doğuş ve örgütleniş biçimlerini, çekirdeğini oluşturan kitlenin toplumsal yapısını ve etkilediği çevreyi düşündüğümüzde, Garrone’nin bu tercihi türün başarıya ulaşmış filmlerinin de kullandığı en doğru yol olarak gözükmekte. Yönetmen filmini klasik sinemanın kalıplarında ne varsa, tersi yönde yapılandırmaya çalışmış. Mafya babaları hep alışageldiğimiz janti, karizmatik, nerdeyse idol haline getirilecek tiplemelerin aksine kaba saba, göbekli, hatta ilkel diyebileceğimiz ama oldukça acımasız çizilmiş.(Hatta filmin en dinamik karakterleri zamane Scarface ikilisinin günümüz mafyasını rol model almayı bırakın, kabaca dalgalarını geçip, 70lerin asi ve idolsü mafya tiplerini örnek almaları ilginç ve filmin ruhuna uygun bir tezat). Zaten kenar mahalle kökenli mafyalaşmalarında bu karakterler üzerinden ilerlediğini düşündüğümüzde, çok gerçekçi portrelerle karşı karşıyayız. Ayrıca Garrone klasik kurgu anlayışını kapı dışarı bırakıp, parçalı ve sıçramalı bir kurgu tercihinde bulunmuş. Mafyanın elini kolunu tüm hayatımıza beklenmedik yerlerden, beklenmedik anlarda uzatması misali, kamera da bir gözlemci sıfatıyla hikayeden hikayeye, suçtan bir başka suç alemine sıçrıyor. Garrone klasik olanı yapı bozumuna uğratırken, belgeselvari bile diyemeyeceğimiz bir belgesele imza atmış neredeyse. Sinematografisinden oyunculuklarına, dramatik yapısından konuyu ele alış biçimlerine kadar her yönüyle bir filmden çok, bir belgeselle karşı karşıyayız, türü bu olmasa da.

Türün genelde ele alınışına baktığımızda, düz mantık bir hikayeye tahvil edilen, gerçekçiliğin değişen oranlarda kurgu olanla harmanlandığı bir yapı izleriz. Hikayenin genel görünümü dışında olaya içerden de etkin ve özgün bakışlar bekleriz. İşte Gomorra tercihleriyle bu konularda zaafları ve çözülmeleri olan bir film. Aslında adını koymak gerekirse bir şeylerin eksikliğini hep hissettiğimiz bir yapım. Yönetmen aynı bölgede meydana gelen olayları dört farklı hikayeyle anlatmaya çalışıyor. Dört farklı hayat ve meslek grubu; bu karakterlerin temsil ettiği bambaşka bakış açıları,idealler ve örgütün işleyişinin farklı ayakları. Çünkü dört hikayenin de ortak noktası mafyayla kiminin dirsek dirseğe temas halinde olması, kimisinin de dolaylı yollardan mafyanın yaydığı tehlike salgınından etkilenir oluşları. Filmdeki olaylar uyarlandığı kitaba dayandığından, kitabın olayın ve sorunun büyüklüğü göstermek istercesine geniş bir perspektiften konuyu kavraması çok yerinde bir tercih olurken, maalesef yönetmen bu tarz uyarlamaların devamlı yaptığı hataları tekrarlayarak, etkin, çoklu bakışla derinleştirilebilecek bir yönetim göstermektense salt gerçekçiliği benimseyen bir yönetim göstererek, perspektifini tektiplikten, sığlıktan kurtaramıyor.

Gomorra’da bahsi geçen mafya gruplarının el attığı iş kollarını ve işleyişlerini izlerken tekstil,uyuşturucu ticareti, kimyasal atık depolama gibi alanlara mafyanın nasıl el attığını yani hayatın her alanında mafyanın kanlı parmak izlerine rastladığımızı söylüyor. Anlatılan hikayelerse olay odaklı olmaktan çok karakter odaklı. Örgütlenmenin en tepesindekiler kazanç pastasından en büyük payı alırken, film bir nevi piyon olarak kullanılan küçük insanların dramlarına çeviriyor kamerasını. Filmin aksayan yanları, sonunda aktarılan bilgilendirmelerin ışığında büyükçe defolar oluyorlar. Gomorra’nın dünyanın en tehlikeli bölgelerinden olduğunu, buradaki örgütlenmelerin saydığımız meslek gruplarında dünyanın en tehlikeli yapılanması olduğu gibi bilgiler, filmi bir daha sorgulamamızı elzem kılıyor. Zaten dört hikayenin de ortak sorunu, derinliksiz, altı doldurulmamış,çok küçük ve nedensellik bağını önemsememiş olmaları. Garrone belki böylesi dev mafya gruplarının en mikro ve alakasız görünen hayatlara bile müdahil olabildiğini göstermek istiyor olabilir ama zaten bu yeni bir keşif değil. Hele ki günümüzde her zenginin yükselişinde mutlaka bir bit yeniği arar duruma getirilmiş zihinlerin kanıksadığı bir düşünce. Ama konu Gomorra olunca gerçekle bağlatısını koparmamış, yarı belgesel kıvamında, dramatik çatısı çok daha düzenli ve derinlikli kurulmuş, çok bağımlı olmasa da herhangi bir olay örgüsüne sahip bir yapım bekliyor insan. Mafyaya katılan çocuk karakterde veya mafyaya kafa tutan Scarface tipi bağımsız çeteleşmelerde dahi sorulabilecek en basit ‘Neden’ sorusunun cevabını bulamıyor izleyici. Çok bilindik mafyanın varoş kültür üzerindeki çekiciliği ve çaresizlikten nemalanması nedenselliğinin dışında bir açılım getiremiyor. Burada sonuna kadar gerçekçiliğin göze hitap etme potansiyelli vuruculuğu, etkisinden çok şey yitiriyor. Ayrıca parçalı kurgu çok dengesiz dağılmış olup, hikayelerin takip edilememe, dikkat dağılması gibi sorunları da beraberinde getirdiği gözlemlenebiliyor. Hele bir de sürenin aşırı uzunluğu yanında, kabaca gereksiz diye niteleyebileceğimiz ayrıntılarla beraber iyice hantallaşan bir görüntüye sahip oluyor.

Film her ne kadar ele aldığı konunun dünya üzerindeki tehlikesinin hayati önemi kıstasında çok sert eleştiriler ve sorgulamalar yapamasa da, en azından gerçek kesitlerle dünya ahvalinin felakete uzanan yolculuğunu ‘ amneziden mustarip, devamlı silinmeye çabalanan hafızalarımıza’ hatırlatması işini de bazı sekanslarda iyi yapıyor. Bence filmin en vurucu yanı olan, terzinin diktiği elbiseyi Scarlett Johansson’un üzerinde gördüğü sahnede, o elbisenin ışıltısı ve göz önünde oluşuyla;o elbisenin imalat süreçlerinin, geçtiği illegal dönemeçlerin, üzerinden para kazanılan sömürülen, yok sayılan emeğin çilesinin yer altı dünyasında gözden çok uzaklarda oluşunun kıyasının akla takılması yok mu; işte gerçeğin sillesinin darmadağın ettiği an oluyor. Ve acısı da hiçbir şeye benzemiyor. Hayat kanun dışındaki düzlemde ilerlemeye başladığında, kazanan-kaybeden ilişkisinin adalet kuralını yerlebir edercesine kaybedenlerin ( masumların, tecrübesizlerin, cahillerin) son nefesleri üzerindeki zafer çığlıklarını duyumsamak, görmek, daha da artarak yaşanacağını bilmek, farkında olabilmek, karşı koyamamak, iradesiz hissetmek / hissettirilmek… İşte acının böylesi, bu ömrü de, doğrunun ne olduğunu da, gerçek acının tam da hangi sınırdan başladığını da sarsarak, yaralayarak, darbeleri her adımda bırakarak içselleştirmemizi sağlıyor.

Murat Ata
murtieko@hotmail.com

——————————————————————————-

Sistemin yarattığı canavar: Camorra.

Filmle ilgili kullanılan tanıtım yazılarındaki “vahşi ve epik bir mafya filmi” etiketi aslında “Gomorra”yı tam olarak tanımlamıyor. Film, Camorra örgütünü merkezine alırken, bir yandan İtalya’nın yakın tarihine ve toplumsal dengelerin nasıl şekillendiğine dair de keskin bir bakış açısına sahip. Filmin içinde birbirinden bağımsızmış gibi görünen hikâyeler var. İlk bakışta bunlar farklı hikâyeler gibi gözüküyor ama dengelerin değişmesi bütün hikâyelerin trajik bir şekilde birbirine bağlanmasına neden oluyor ve bütün yollar Camorra’ya çıkıyor. Başta yasa dışı yollarla uyuşturucu ve silah ticareti yapan örgüt, faaliyetlerini bununla da sınırlamıyor. Büyük fabrikaların zararlı maddelerinin yok edilmesi, tekstil sektörü ve ticaret gibi başka alanlara da uzanıyor. Örgütün kolları bu kadar uzun olunca ister istemez örgüt içi hesaplaşmalar da kaçınılmaz oluyor. Bu kanlı iç hesaplaşmaların ortasında ise kendilerine Tony Montana’yı idol olarak seçen gençler, suça batmış sokaklar, şiddet eylemleriyle kendini ifade etmeye çalışan çocuklar kalıyor.

Yönetmen Matteo Garrone, kamerasıyla karakterleri uzaktan süzüyor ve kamerasını meraklı bir göz gibi kullanıyor. Kanlı iç çatışmaları ve mafyanın gözdağı vermek için kan gölüne çevirdiği sokakları hızlı ve dinamik görüntülerle ekrana taşıyor. Sokağın keşmekeşini, bir insanın ne kadar kısa bir sürede öldürülebileceğini ve mafya içinde olmanın getirdiği güvensizliği ve kaygıyı seyircilere çok doğru açılarla yansıtıyor. Bir yandan Camorra örgütünün acımasızlığını gösterirken, öte yandan da örgüt içindeki elemanların psikolojilerini açık ediyor. Daha küçük yaşta örgüt içine giren üyelerin taşıyıcılık, dağıtıcılık ve en sonunda da adam öldürmeye doğru ilerleyen hayat hikâyelerini gerçekçiliğinden hiç taviz vermeden, abartısız ve seyircinin karakterlerle özdeşleşmesini engelleyici bir üslupla ele alıyor.

Film, farklı hikâyeleri bir araya getirerek aslında örgütün İtalya’da nasıl kök saldığını da herkese kanıtlamış oluyor. İktidar, başa gelmek için bu örgüte karşı yapılacak müdahaleleri koz olarak kullanıyor. Polis, bu örgütün işlek yasa dışı ticaret yolundan rant sağlama peşinde koşuyor. Kısacası, Camorra bir anlamda İtalya’daki bozulmuş sistemin ürettiği ve göz yumduğu bir örgütlenme ve bu açıdan da bütün büyük mafya örgütlenmelerinin de bir izdüşümü. Çürümüş bir sistemin yarattığı, yeri geldiğinde “öteki”leştirilerek üzerinden rant sağlanan, yeri geldiğinde de iktidar çevrelerinin kendi pis işleri için kullandığı, sonrasındaysa başı boş bıraktığı bir yapılanma. Bu açıdan da “Gomorra” özellikle Camorra örgütünü “vahşi” göstermek amacıyla çekilmiş, mafyaya saldıran bir film değil. Camorra örgütünden yola çıkarak genel olarak çürüyen bütün sistemlere göndermede bulunan ve mafya örgütlenmelerinin iç dinamiğini gözleyen ve bunu olduğu gibi dışarıya aktaran bir yapım. “Gomorra”nın çarpıcılığı da zaten onun bu “gözlemleme” nosyonundan kaynaklanıyor. Filmin arka planlarından birini oluşturan Napoli’nin Scampia mahallesinin geçmişi, şimdiki hâli ve gelecekteki hâli aslında izlediklerimiz… Filmin seyirciyi en çok çarpan yanı da filmin hikâyesinin sadece geçmiş ve şimdiyle sınırlı kalmayışı. “Gomorra”da yaşananlar aslında gelecekte de yaşanacakların bir kesitini sunuyor bizlere. Sistemin çarkları bu şekilde işledikçe Camorra’lar hiçbir zaman bitmeyecek… “Gomorra”nın gücü de işte bu mesajından ileri geliyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Art of Crying
Sonraki makaleUn Amour de Swann
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK